Mesaj önizleme  Konuyu Gönder  Paylaş
 
Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Midnight Sun - Geceyarısı Güneşi Oku [ Türkçe Çeviri 12 Bölüm ]
Yazar Mesaj
Administrator Çevrimdışı
ιммσятαℓ
*******

Katılım: Jan 2009
Mesajlar: 2,407
Cinsiyet: Erkek
Nerden: Samsun
Rep Puanı: 17

Paylaşım Puanı: +4565
Mesaj: #11
RE: Midnight Sun - Geceyarısı Güneşi [ Türkçe Çeviri 12 Bölüm ]
bölüm 11 - sorular
------------------
CNN haberi ilk olarak verdi.
Okula gitmeden haberlere rastladığıma memnundum, insanların bu durumu nasıl anlatacağını ve ne kadar dikkat çekeceğini duymak için endişeyle beklemiştim. Şansıma, bugün fazla haber vardı. Güney Amerika’da bir deprem olmuştu ve Orta Doğu’da politik bir kaçırma olayı vardı. Böylece olay, sadece birkaç cümle ve bir tane kalitesiz resimle, birkaç saniyede anlatıldı.
“Alonzo Calderas Wallace, Teksas ve Oklahoma’da aranan seri tecavüzcü ve katil, isimsiz bir ihbar üzerine dün gece Portland, Oregon’da yakalandı. Wallace bu sabah erken saatlerde, polis istasyonuna sadece birkaç yarda ötede bilinçsiz halde bulundu. Yetkililer şu anda mahkemeye çıkarılmak için Houston’a mı, yoksa Ohlahoma’ya mı iade edileceği konusunda bir açıklama yapmadılar.”
Resim net değildi ve çekildiği sırada uzun bir sakalı vardı. Bella görse bile, muhtemelen onu tanımazdı. Görmemesini umdum; bu onu gereksiz yere korkuturdu.
“Kasabadaki yorumu hafif olacak. Yerel ilgiyi çekmek için çok uzakta.” dedi Alice bana. “Carlisle’ın onu eyalet dışına götürmesi iyi olmuş.”
Başımı salladım. Bella pek televizyon izlemedi ve babasını da spor kanalı dışında bir şey izlerken hiç görmemiştim.
Yapabileceğimi yapmıştım. Bu canavar artık avlanmıyordu ve ben de bir katil değildim. Son zamanlarda en azından. Carlisle’a güvenmekle doğru yapmıştım, her ne kadar bu canavarın böyle kolay kurtulamamış olmasını dilesem de. Kendimi Teksas’a iade edilmesini dilerken buldum, orada idam cezası oldukça fazla veriliyordu…
Hayır. Önemli değildi. Bunu arkamda bırakacak ve en önemli olana odaklanacaktım.
Bella’nın odasından ayrılalı yarım saatten olmamıştı. Şimdiden onu tekrar görebilmek için yanıp tutuşuyordum.
“Alice, bir sakıncası–”
Beni kesti. “Rosalie kullanır. Sinirli görünecek; ama biliyorsun ki arabasıyla hava atmaya bayılır.” Bir kahkaha attı.
Sırıttım. “Okulda görüşürüz.”
İç çekti ve sırıtmam silindi, yüzümü buruşturdum.
Biliyorum, biliyorum , diye düşündü. Daha değil. Sen Bella’nın beni tanımasına hazır olana kadar bekleyeceğim. Bilmelisin gerçi, bencil olan sadece ben değilim. Bella da beni sevecek.
Kapıya doğru aceleyle giderken ona cevap vermedim. Bu farklı bir bakış açısıydı. Bella Alice’i tanımak ister miydi? Kız arkadaş olarak bir vampir ister miydi?
Bella’yı düşününce… bu fikir muhtemelen onu hiç rahatsız etmezdi.
Kendi kendime surat astım. Bella’nın istediği ile, Bella için iyi olan şeyler tamamen farklıydı.
Arabamı evinin önüne park ettiğimde huzursuzluk hissetmeye başladım. İnsan atasözleri işlerin sabah göze daha farklı göründüğünü söylerdi – uyuduktan sonra değiştiğini. Bella’ya sisli bir günün zayıf ışığında farklı görünür müydüm? Gecenin siyahlığında olduğumdan daha kötü mü daha iyi mi? Gerçek uyurken mi kafasına girmişti? Sonunda korkar mıydı?
Dün gece rüyaları huzurluydu gerçi. Tekrar tekrar adımı söylediğinde gülümsemişti. Birden çok, mırıldanarak kalmam için yalvarmıştı. Bunlar bugün hiçbir şey ifade etmez miydi?
Gerginlikle, evinin içindeki sesleri dinleyerek bekledim – merdivenlerdeki hızlı, sendeleyen adımları, bir folyonun sert yırtılışını, kapı sertçe kapatıldığında buzdolabının içindekilerin birbirine çarpışı. Acele ediyormuş gibiydi. Okula gitmek için heyecanlı mıydı? Bu düşünce beni tekrar gülümsetti, umutlandırdı.
Saate baktım. Sanırım – kamyonetinin hız sınırını göze alırsak – biraz geç kalıyordu.
Bella çantası omzundan kayarak, saçları karışık, şimdiden dağılmaya başlamış şekilde toplanmış halde aceleyle evden çıktı. Giydiği kalın, yeşil kazak soğuk siste omuzlarının çökmesini engellemeye yeterli değildi.
Uzun kazak onun için çok büyüktü. İnce vücut yapısını maskelemiş, bütün narin kıvrımları ve yumuşak çizgileri şekilsiz bir hale getirmişti. Buna, neredeyse dün giydiği mavi bluza benzer bir şey giymesini dilediğim kadar, minnettar kalmıştım… kumaş tenine çok çekici şekilde sarılmıştı, köprücük kemiklerinin boğazının altındaki boşluktaki kıvrımının büyüleyiciliğini meydana çıkaracak kadar alçak kesimliydi. Mavi renk, narin vücudunun üzerinde su gibi süzülüyordu…
Düşüncelerimi o şekilden çok çok uzakta tutmam daha iyiydi –zorunluydu-, o yüzden giydiği, üzerine yakışmayan kazağa minnettardım. Hata yapmayı göze alamazdım ve dudakları… teni… vucüdu… ile ilgili düşüncelerin yol açtığı garip açlıkların üzerinde durmak devasa bir hata olurdu. Yüz yıldır benden kaçan açlıkların… ama kendime onu dokunmayı düşünmek için izin veremezdim, çünkü bu imkansızdı.
Onu incitirdim.
Bella kapıya arkasını dönüp öyle aceleyle koştu ki, neredeyse arabamın yanından fark etmeden geçecekti.
Sonra aniden durdu, çantası kolundan daha aşağı kaydı ve gözleri arabaya odaklanırken kocaman açıldı.
İnsan hızında hareket etmeye hiç uğraşmadan dışarı çıktım ve kapıyı onun için açtım. Artık onu kandırmaya çalışmayacaktım –en azından yalnızken, kendim olacaktım.
Sisin içinde birdenbire belirmeme şaşırarak tekrar bana baktı, sonra gözlerindeki şaşkınlık başka bir şeye dönüştü ve ben artık dün geceki düşüncelerinin değiştiğinden korkmuyordum –ya da değiştiğini umut etmiyordum. Sıcaklık, merak, büyülenme, hepsi gözlerinin erimiş çikolatasında yüzüyordu.
“Bugün okula benimle gitmek ister misin?” diye sordum. Dün geceki yemeğin aksine, seçmesine izin verecektim. Bundan sonra, her zaman onun seçimi olmalıydı.
“Evet, teşekkürler.” diye mırıldandı arabaya beklemeden girerek.
Onun evet dediği kişi olmanın bana verdiği heyecan hiç azalacak mıydı? Bundan şüpheliydim.
Arabanın etrafından hızla dolandım, ona katılma için isteğiyle. Ani belirişime şaşırdığına dair hiçbir işaret göstermedi.
Yanımda oturduğunda hissettiğim mutluluğun eşi yoktu. Ailemin sevgisi ve arkadaşlığından ne kadar keyif alsam da, dünyanın sunduğu çeşitli davetlere ve rahatsızlıklara rağmen, hiç bunun kadar mutlu olmamıştım. Bunun yanlış olduğunu ve muhtemelen iyi sonlanmayacağını bilmeme rağmen yüzümden gülümsememi uzun süre uzak tutamıyordum.
Ceketim koltuğunun baş kısmında duruyordu. Ona baktığını gördüm.
“Ceketi senin için getirdim.” dedim ona. Davetsizce ortaya çıkmamın bahanesi buydu. Hava soğuktu. Montu yoktu. Şüphesiz, bu kibarlığın kabul edilebilir bir şekliydi. “Hasta olmanı istemedim.”
“O kadar da narin değilim.” dedi, gözlerimle buluşmaya tereddütlüymüş gibi, yüzüm yerine göğsüme bakarak; ama ben onu kandırmaya çalışmaya başlamadan önce ceketi giydi.
“Değil misin?” diye mırıldandım kendi kendime.
Ben okula doğru sürerken yola baktı. Sessizliğie sadece birkaç saniye dayanabilirdim. Bu sabah düşüncelerinin ne olduğunu bilmek zorundaydım. Güneş son doğduğundan beri çok şey değişmişti.
“Ne, bugün bir sürü soru yok mu?” diye sordum konuyu tekrar hafif tutarak.
Konuyu değiştirmeme memnun görünerek gülümsedi. “Sorularım seni rahatsız mı ediyor?”
“Tepkilerin kadar değil.” dedim ona dürüstçe, gülümsemesine karşılık olarak gülümseyerek.
Ağzı aşağı doğru indi. “Kötü tepkiler mi veriyorum?”
“Hayır, problem de bu. Her şeyi çok sakin karşılıyorsun –bu doğal değil.” Bu nasıl olabilirdi? “Bu gerçekte ne düşündüğünü merak etmeme yol açıyor.”
“Ne düşündüğümü her zaman sana söylüyorum.”
“Değiştiriyorsun.”
Dişlerini yine dudağına bastırdı. Bunu yaptığını fark ediyormuş gibi görünmüyordu –gerilime karşı bilinçsiz bir tepkiydi. “Pek değil.”
Sadece bu kelimeler merakımı köpürtmeye yeterliydi. Benden ne saklıyordu?
“Beni delirtmeye yetecek kadar.” dedim.
Tereddüt etti ve sonra fısıldadı. “Duymak istemezsin.”
Bir an düşünmem, bağlantıyı yakalamadan önce dünkü bütün konuşmayı kelime kelime aklımdan geçirmem gerekti. Çok fazla odaklanma gerektirdi, çünkü bana söylemesini istemeyeceği hiçbir şey hayal edemiyordum... Ve sonra –sesinin tonu dün gecekiyle aynı olduğu için; yine aniden acı vardı- hatırladım. Bir kere, ondan düşüncelerini söylememesini istemiştim. Bunu asla söyleme, diye hırlamıştım ona. Onu ağlatmıştım…
Benden sakladığı bu muydu? Benimle ilgili duygularının derinliği miydi? Benim bir canavar olmamın onun için önemli olmaması ve fikrini değiştirmesi için çok geç olduğu mu?
Konuşamıyordum; çünkü mutluluk ve acı kelimeler için çok güçlüydü, aralarındaki çatışma normal bir cevap verebilmem için çok vahşiydi. Kalbinin ve akciğerlerinin düzenli ritmi dışında araba sessizdi.
“Ailenin geri kalanı nerede?” diye sordu aniden.
Derin bir nefes aldım –arabanın içindeki kokuyu ilk defa gerçek acıyla içime çekerek; tatminle buna alıştığımı fark ettim- ve tekrar normal olabilmek için kendimi zorladım.
“Rosalie’nin arabasını aldılar.” Söz konusu arabanın yanındaki boş yere park ettim. Gözlerinin büyümesini izlerken gülümsememi izledim. “Gösterişli değil mi?”
“Iı, vay. Eğer buna sahipse, niye seninle geliyor?”
Rosalie Bella’nın tepkisinden keyif alırdı… eğer onunla ilgli objektif oluyor olsaydı, ki bu muhtemelen olmayacaktı.
“Dediğim gibi, gösterişli. Uyum sağlamaya çalışıyoruz.”
“Başaramıyorsunuz.” dedi bana ve tasasızca güldü.
Gülüşünün neşeli, tamamen dertsiz sesi, başımı şüpheyle döndürürken, boş göğsümü ısıttı.
“Eğer bu daha çok göze çarpmanıza neden oluyorsa Rosalie niye bununla geldi?” dedi merakla.
“Fark etmedin mi? Bütün kuralları çiğniyorum.”
Cevabım biraz korkutucu olmalıydı –o yüzden, tabii ki, Bella gülümsedi.
Tıpkı dün geceki gibi, kapısını açmamı beklemedi. Okulda normal davranmak zorundaydım –o yüzden bunu engellemek için yeterince hızlı hareket edemedim- ama artık kendisine nezaketle davranılmasına alışmak zorundaydı ve buna kısa zaman içinde alışmalıydı.
Ona cesaret edebileceğim kadar yakın yürürken yakınlığımın onu rahatsız edip etmediğini anlamak için dikkatlice işaretler aradım. İki kere eli benimkine değdi ve geri çekmedi. Bana dokunmak istiyormuş gibi görünüyordu… Soluk alıp verişim hızlandı.
“Niye böyle arabalarınız var, eğer gizlilik arıyorsanız?” diye sordu yürürken.
“Bir bağımlılık,” diye itiraf ettim. “Hepimiz hızlı sürmeyi seviyoruz.”
“Belli,” diye mırıldandı ekşi bir sesle.
Bakmadığı için cevaben sırıtmamı göremedi.
I-ıh! Buna inanmıyorum! Bella bunu nasıl başardı? Anlamıyorum! Niye?
Jessica’nın iç paniği düşüncelerimi böldü. Yağmurdan korunmak için kafeterya çatısının kenarının altında, kolunda Bella’nın montuyla bekliyordu. Gözleri inanmazlıkla büyümüştü.
Bella da onu fark etti. Jessica’nın yüz ifadesini gördüğünde yanağına açık pembe bir renk dokundu. Jessica’nın kafasındaki düşünceler, yüzünde oldukça açıktı.
“Selam Jessica. Hatırladığın için teşekkürler.” diye selamladı Bella onu. Monta uzandı ve Jessica hiçbir şey söylemeden onu verdi.
İyi arkadaş olsunlar ya da olmasınlar, Bella’nın arkadaşlarına kibar davranmalıydım. “Günaydın Jessica.”
Whoa…
Jessica’nın gözleri daha da açıldı. Garip ve eğlendiriciydi… ve dürüst olmak gerekirse… Bella’nın yanında olmanın beni ne kadar yumuşattığını anlamak biraz utandırıcıydı… Artık kimse benden korkmuyor gibi görünüyordu. Eğer Emmett bunu öğrenirse, bir sonraki yüzyıla kadar gülerdi.
“Iı… Selam.” diye mırıldandı ve gözleri anlamla Bella’nın yüzüne kaydı.
“Trigonometri’de görüşürüz.”
Döküleceksin. Hayırı cevap olarak almayacağım. Ayrıntılar. Ayrıntıları öğrenmem gerekli! Edward CULLEN!! Hayat çok adaletsiz.
“Evet, görüşürüz.” dedi Bella.
Bütün hikaye. Daha azını kabul etmeyeceğim. Dün gece buluşmayı planlamışlar mıydı? Çıkıyorlar mı? Ne kadar zamandı? Bunu nasıl bir sır olarak saklayabilir? Niye böyle bir şey istesin? Sıradan bir şey olamaz –onunla cidden ilgili olmalı. Başka bir seçenek var mı? Öğreneceğim. Bilmemeye katlanamam. Onunla ilişkiye girip girmediğini merak ediyorum? Bayılacağım…Jessica’nın düşünceleri aniden dağıldı ve kafasında sözsüz fanteziler döndü. Tahminlerinden irkildim ve sadece öncekiler gibi kendini koymak yerine Bella’yı koyduğu için değil.

Böyle olamazdı; ama yine de… yine de istiyordum.
Bunu itiraf etmemek için direndim, kendime bile. Kaç tane yanlış şekilde Bella’yı isteyebilirdim? Hangisi onu öldürmemle sonuçlanırdı?
Kafamı salladım ve konuyu hafifleştirmeye çalıştım.
“Ona ne söyleyeceksin?” diye sordum Bella’ya.
“Hey!” dedi öfkeyle fısıldayarak. “Benim aklımı okuyamadığını sanıyordum!”
“Okuyamıyorum.” Şaşkınlıkla, kelimelerinden bir anlam çıkarmaya çalışarak ona baktım. Ah –mutlaka aynı anda aynı şeyleri düşünüyor olmalıydık. Hmm… Bundan oldukça hoşlanmıştım. “Ama,” dedim ona, “Onunkini okuyabiliyorum –seni sınıfta pusuya yatmış şekilde bekliyor olacak.”
Bella inledi ve ceketi omuzlarından kaydırdı. Başta geri verdiğini anlamadım –bunu istemeyecektim; kalmasını tercih ederdim… bir hatıra olarak– o yüzden yardım etmek için çok yavaş kaldım. Ceketi bana verdi ve ellerimin yardım etmek için uzandığını görmeden kollarını kendi montuna geçirdi. Kaşlarımı çattım; ama sonra o fark etmeden ifademi kontrol ettim.
“O zaman, ona ne söyleyeceksin?” diye bastırdım.
“Biraz yardım? Ne öğrenmek istiyor?”
Gülümsedim ve başımı salladım. Ne düşündüğünü duymak istiyordum. “Bu adil değil.”
Gözleri kısıldı. “Hayır, sen bilgini paylaşmıyorsun –asıl bu adil değil.”
Doğru –çifte standartlardan hoşlanmıyordu.
Sınıfının kapısına geldik –ondan ayrılmak zorunda kalacağım yere; Bayan Cope’un İngilizce dersimin saatlerinde bir değişiklik için bana yardım edip edemeyeceğini merak ettim… Odaklandım. Adil olabilirdim.
“Gizlice çıkıp çıkmadığımızı merak ediyor,” dedim yavaşça. “Ve benim hakkımda hislerini merak ediyor.”
Gözleri büyüdü –şaşkınlıkla değil; ama ustaca. Benim için açıklardı, okunabilirlerdi. Masumu oynuyordu.
“Off,” diye mırıldandı. “Ne söylemeliyim?”
“Hmmm.” Her zaman benim kendisinden daha çok şey ele vermemi sağlamaya çalışıyordu. Nasıl cevap vereceğimi düşündüm.
Saçının sis yüzünden hafifçe nemli, asi bir tutamı, omzundan sarkmış ve gülünç kazağı tarafından saklanan köprücük kemiklerinin üzerinde kıvrılmıştı. Gözlerimi diğer saklanmış hatlara çekiyordu…
Tenine dokunmadan, dikkatle uzandım –sabah soğuğu benim dokunuşum olmadan da yeterliydi- ve tekrar dikkatimi dağıtmaması için, dağınık topuzuna doğru geri attım. Mike Newton’un saçına dokunduğu zamanı hatırladım ve çenem kasıldı. O zaman ondan kaçınmıştı. Tepkisi şimdi hiç benzer değildi; onun yerine gözleri hafifçe büyümüş, teninin altına kan hücum etmiş ve kalbi aniden düzensiz atmaya başlamıştı.
Sorusuna cevap verirken gülümsememi saklamaya çalıştım.
“Sanırım ilkine evet diyebilirsin… eğer senin için bir sakıncası yoksa-“ onun seçimi, her zaman onun seçimi, “-başka açıklamalardan daha kolay.”
“Sakıncası yok,” diye fısıldadı. Kalbi hala normal ritmini bulamamıştı.
“Ve diğer soruya gelince…” Artık gülümsememi saklayamıyordum. “Bunun cevabını dinliyor olacağım.”
Bella’nın bunu düşünmesine izin ver. Yüzünden çok geçerken kahakamı tuttum. Daha çok cevap için sromadan önce hızlıca döndüm. Ona istediği şeyi vermeme konusunda zorluk çekiyordum ve onun düşüncelerini duymak istiyordum, kendiminkileri değil.
“Öğle yemeğinde görüşürüz.” dedim omzumdan doğru bakara, hala arkamdan büyük gözlerle bakıp bakmadığını kontrol etmek için. Ağzı açılmıştı. Tekrar döndüm ve güldüm.
Uzaklaşırken etrafımdaki şoka girmiş ve şüpheli düşüncelerin hayal meyal farkındaydım- gözler Bella’nın yüzü ve benim uzaklaşan figürüm arasında gidip geliyordu. Onlara çok az dikkat verdim. Odaklanamadım. Sınıfıma gitmek için ıslak çimlerin üzerinde yürüken ayaklarımı kabul edilebilir bir hızda hareket ettirmeye çalışmak yeterince zordu. Koşmak istiyordum –gerçekten koşmak, o kadar hızlı ki kaybolacaktım, o kadar hızlı ki uçuyormuşum gibi hissedecektim. Bir parçam çoktan uçuyordu.
Sınıfa gittiğimde ceketi giyerek hoş kokusunun etrafımda dönmesine izin verdim. Şimdi yanacaktım –kokuya duyarsızlaşacaktım- ve sonra görmezden gelmek daha kolay olacaktı, öğle yemeğinde tekrar onunla birlikteyken…
Öğretmenlerimin artık bana seslenmeye rahmet etmemeleri güzel bir şeydi. Bugün, onların beni hazırlıksız ve cevapsız yakalayacağı gün olabilirdi. Zihnim bu sabah çok fazla yerdeydi; sadece vücudum sınıftaydı.
Tabii ki, Bella’yı izliyordum. Bu doğal gelmeye balşıyordu –nefes almak kadar otomatik. Morali bozuk bir Mike Newton’la konuşmasını duydum. Diyaloğu hızlıca Jessica’ya yönlendirdi ve ben o kadar genişçe sırıttım ki, sağımda oturan Rob Sawyer görünür şekilde irkildi ve sırasında benden uzağa kaydı.
Ugh. Tüyler ürpertici.
Eh, tamamen kaybetmemiştim.
Gevşek biçimde Jessica’nın da Bella için sorularını elemesini izliyordum. Dördüncü dersi, bu insan kızın taze dedikodu için meraklı olduğundan on kat daha istekli ve heyecanlı halde, zorlukla bekleyebildim.
Angela Weber'i de dinliyordum.
Ona duyduğum minnettarlığı unutmamıştım -İlk olarak Bella ile ilgili her zaman iyi şeyler düşündüğü için ve dün olan yardımı için. O yüzden sabah istediği bir şeyi duymak için bekledim. Bunun kolay olacağını tahmin etmiştim; diğer insanlar gibi, mutlaka özellikle istediği bir şey olmalıydı. Birkaç tane belki. İsimsiz olarak yollayacaktım ve ödeşmiş olacaktık.
Ve Angela düşünceleriyle neredeyse Bella kadar yardımcı olmayan biri olduğunu kanıtladı. Bir ergen için garip bir şekilde hayatından memnundu. Mutluydu. Belki de alışıkmadık iyiliğinin sebebi buydu –istediği her şeye sahip olan ve sahip oldukları her şeyi isteyen nadir insanlardandı. Eğer öğretmenlerine ve notlarına dikkatini vermemişse, bu haftasonu kumsala götüreceği ikiz kardeşlerini düşünüyordu –heyecanlarını neredeyse anne gibi bir hoşnutlukla bekliyordu. Genellikle onlara o bakıyordu; ama bu durumdan rahatsız değildi… Bu çok tatlıydı.
Ama benim için pek yardımcı değildi.
İstediği bir şey olmalıydı. Sadece bakmaya devam etmem gerekliydi; ama sonra. Bella’nın Jessica ile olan Trigonometri dersi gelmişti.
İngilizce’ye giderken, nereye gittiğime bakmıyordum. Jessica çoktan yerine geçmişti. Bella’ın gelişini beklerken ayaklarını sabırsızca yere vuruyordu.
Diğer taraftan, sınıftaki sırama oturduğumda, tamamen hareketsiz hale geldim. Arada sırada kıpırdanmayı kendime hatırlatmam gerekliydi, rolümü devam ettirmek için. Bu zordu, düşüncelerim Jessica’nınkilere odaklanmıştı. Dikkat edeceğini, Bella’nın yüzünü benim için okumaya çalışacağını umuyordum.
Jessica’nın ayaklarını yere vuruşu, Bella içeri girdiğinde şiddetlendi.
Suratı asık görünüyor. Niye? Belki de Edward Cullen’la aralarında hiçbir şey yoktur. Bu bir hayal kırıklığı olur. Ama… o zaman hala uygun demektir… Eğer aniden birileriyle çıkmakla ilgilenmeye başlamışsa, yardımcı olmanın benim için bir sakıncası yok…
Bella’nın suratı asık değildi, isteksizdi. Endişelenmişti –bunların hepsini duyacağımı biliyordu. Kendi kendime gülümsedim.
“Bana her şeyi anlat!” dedi Jessica, Bella hala montunu sırasının arkasına yerleştirirken. İsteksizce ve ihtiyatlı hareket ediyordu.
Ugh, çok yavaş. Çekici kısma geçelim!
“Ne öğrenmek istiyorsun?” dedi Bella vakit kazanmaya çalışarak.
“Dün gece ne oldu?”
“Bana yemek ısmarladı ve sonra eve bıraktı.”
Ve sonra? Hadi ama, bundan daha çok şey olmalı! Yalan söylüyor zaten, biliyorum. Bunu öğreneceğim.
“Eve nasıl o kadar hızlı gelebildin?”
Bella’nın şüpheli olan Jessica’ya gözlerini devirişini izledim.
“Arabayı manyak gibi kullanıyor. Korkunçtu.”
Yüzünde küçük bir gülümseme belirdi ve ben Bay Mason’ın duyurularını bölerek sesli şekilde güldüm. Kahkahayı öksürüğe çevirmeye çalıştım; ama kimse kanmadı. Mr. Mason bana sinirli bir bakış attı; ama arkasındaki düşünceyi dinlemeye uğraşmadım bile. Jessica’yı dinliyordum.
Hah. Gerçeği söylüyormuş gibi görünüyor. Niye beni bütün bunları kelime kelime ağzından almaya zorluyor? Eğer ben olsaydım hava atıyor olurdum.
“Randevu gibi miydi –ona orada seninle buluşmasını mı söyledin?”
Jessica Bella’nın ifadesinden şok geçerken onu izledi ve ne kadar hakiki gözüktüğünü görünce hayal kırıklığına uğradı.
“Hayır –onu orada gördüğümde çok şaşırdım.” dedi Bella ona.
Neler oluyor?? “Ama bugün seni okula bıraktı?” Hikayenin daha fazlası olmalı.
“Evet –o da bir sürprizdi. Dün gece bir montum olmadığını fark etmiş.”
Bu o kadar da eğlenceli değil, diye düşündü Jessica, yine hayal kırıklığına uğrayarak.
Sorgulayışından sıkılmıştım –bilmediğim bir şey duymak istiyordum.
“O zaman, yine çıkacak mısınız?” diye sordu Jessica.
“Cumartesi günü beni Seattle’a götürmeyi teklif etti, çünkü kamyonetimin bunu başaramayacağını düşünüyor –bu sayılır mı?”
Hmm. Şüphesiz… onunla ilgilenmek, ona dikkat etmek için, bir nevi. Onun tarafında mutlaka bir şeyler olmalı, eğer Bella’da yoksa. BU nasıl olabilir. Bella delinin teki.
“Evet.”
“Peki o zaman,” diye bitirdi Bella. “Evet.”
“Vay… Edward Cullen.” Ondan hoşlanıyor ya da hoşlanmıyor, bu büyük bir şey.
“Biliyorum.” dedi iç çekerek Bella.
Ses tonu Jessica’yı cesaretlendirdi. Sonunda –anlıyor gibi konuşuyor!
“Bekle!” dedi Jessica aniden en hayati sorusunu hatırlayarak. “Seni öptü mü?” Lütfen evet de ve sonra her saniyeyi anlat!
“Hayır.” diye mırıldandı Bella ve sonra yüzü asılarak ellerina baktı. “Öyle değil.”
Lanet olsun. Keşke… Ha. O da dilermiş gibi.
Kaşlarımı çattı. Bella bir şeye üzülmüş gibi görünüyordu; ama bu Jessica’nın tahmin ettiği gibi hayal kırıklığı olamazdı. Bunu isteyemezdi. Bildiklerinden sonra değil. Dişlerime yakın olmak istemezdi. Bildiğine göre, sivri dişlerim vardı.
Titredim.
“Belki cumartesi…” diye kışkırttı Jessica.
Bella “Gerçekten şüpheliyim.” dediğinde daha da rahatsız gözüktü.
Evet, gerçekten istiyor. Bu onun için berbat bir şey.
Jessica’nın haklı gibi görünmesinin sebebi bütün bunları onun bakış açısından izlemem miydi?
Yarım saniyeliğine, bu fikir dikkatimi dağıtmıştı, imkansızlığı, onu öpmenin nasıl bir şey olacağı. Benim dudaklarıma karşı onun dudakları, soğuk taşa karşı sıcak, yumuşak ipek…
Ve sonra o ölürdü.
Ürpererek kafamı salladım ve kendimi dikkat vermeye zorladım.
“Ne konuştunuz?” Onunla konuştun mu yoksa şimdi yaptığın gibi ağzından her şeyi zorla çekip almak zorunda mı kaldı?
Acıklı bir şekilde güldüm. Jessica’nın tahmini çok uzak değildi.
“Blimiyorum Jess, pek çok şeyden. İngilzice kompozisyonundan biraz konuştuk.”
Çok az. Daha da geniş gülümsedim.
Ah, hadi ama! “Lütfen Bella! Bana biraz detay ver.”
Bella bir an tereddüt etti.
“Peki… tamam. Bir tane var. Garsonun onunla nasıl flört etmeye çalıştığını görmeliydin; ama o, ona hiç dikkat etmedi bile.”

Paylaşmak için ne kadar garip bir ayrıntı. Bella’nın fark etmesine şaşırmıştım. Çok önemsiz bir şey gibi görünüyordu.
İlginç… “Bu iyi bir işaret. Güzel miydi?”
Hmm. Jessica benim düşündüğümden daha çok düşünmüştü. Mutlaka bir kız işi olmalı.
“Çok.” dedi Bella ona. “Ve muhtemelen on dokuz ya da yirmi yaşındaydı.”
Jessica’nın dikkati bir anlığına pazartesi günü Mike’la olan anısıyla dağılmıştı –Mike Jessica’nın güzel olduğunu düşünmediği bir garsona çok arkadaş canlısı davranmıştı. Anıyı itti ve sinirini bastırarak ayrıntılarla ilgili sorusuna geri döndü.
“Daha iyi. Senden mutlaka hoşlanıyor olmalı.”
“Öyle sanıyorum.” dedi Bella yavaşça ve ben sıramın kenarındaydım, vücudum hareketsiz ve serrti. “Ama söylemek zor. Her zaman çok gizemli.”
Düşündüğüm kadar şeffaf ve kontrol dışı olmamalıydmı. Yine de… dikkatliliğiyle… nasıl ona aşık olduğumu anlayamazdı? Konuşmamızı kafamdan tekrar geçirdim ve kelimeleri sesli söylemediğime neredeyse şaşırdım. Bu bilgi her sözümüzde altmetin olarak yer alıyormuş gibiydi.
Vay. Bir erkek modelin karşısında nasıl oturur da konuşabilirsin? “Nasıl oluyor da onunla yalnız kalabilecek kadar cesur olabiliyorsun blimiyorum.” dedi Jessica.
Bella’nın yüzünde birdenbire şok belirdi. “Niye?”
Garip bir tepki. Ne kastettiğimi düşündü? “O çok…” Doğru kelime ne? “Korkunç. Onunla konuşurken ne söyleyeceğimi bilemiyorum.”
Bella gülümsedi. “Ben de onun etrafındayken tutarlı olma konusunda problem yaşıyorum.”
Mutlaka Jessica’ya kendini iyi hissettirmeye çalışıyor olmalıydı. Biz beraberken neredeyse doğal olmayacak derecede soğukkanlıydı.
“Pekâla.” dediJessica iç çekerek. “O inanılmaz derecede göz kamaştırıcı.”
Bella’nın yüzü birdenbire soğudu. Gözlerinde bir ortada bir adaletsizlik olduğu ve buna gücendiği zamanlarda olduğu gibi şimşekler çaktı. Jessica onun yüz ifadesindeki değişikliği fark etmedi.
“Onunla ilgili bundan daha çok şey var.” dedi.
Oooh. Şimdi bir yere geliyoruz. “Gerçekten mi? Ne gibi?”Bella bir süre dudağını ısırdı. “Doğru anlatamam,” dedi sonunda. “Ama yüzünün arkasında çok daha inanılmaz.” Jessica’dan uzağa baktı, gözleri hafifçe odağını kaybetmişti, sanki çok çok uzaktaki bir şeye bakıyormuş gibi.
Şimdi hissettiğim duygu, Carlise ve Esme bani hak ettiğimden fazla övdüklerinde hissettiğime biraz benziyordu. Benzer; ama daha şiddetli, daha yakıcı.
Bu saçmalıklarını başka bir yerde sat –o yüzden daha iyi hiçbir şey yok. Tabii sözkonusu vücudu değilse. Bayılacağım. “Bu mümkün mü?” Jessica kıkırdadı.
Bella dönmedi. Jessica’yı görmezden gelerek uzaklara bakmaya devam etti.
Normal bir insan zevk alıyor olurdu. Belki soruları basit tutarsam. Ha ha. Bir anaokulu çocuğuyla konuşuyormuşum gibi. “O zaman, ondan hoşlanıyor musun?”
Yine dimdik duruyordum.
Bella Jessica’ya bakmadı. “Evet.”
“Yani, ondan gerçekten hoşlanıyor musun?”
“Evet.”
Şu kızarmaya bak!
Bakıyordum.
“Ondan ne kadar hoşlanıyorsun?” diye sordu Jessica.
İngilizce sınıfı alevler içinde kalabilirdi ve ben fark etmezdim bile.
Bella’nın yüzü şimdi parlak kırmızıydı –sıcaklığı zihinsel resimden neredeyse hissedebilirdim.
“Çok.” diye fısıldadı. “Onun benden hoşlandığından daha çok; ama bununla ilgili ne yapabilirim bilmiyorum.”
Kahretsin! Bay Varner ne sordu? “Iı –hangi sayı Bay Warner?”
Jessica’nın artık Bella’yı sorgulayamaması iyiydi. Bir dakikaya ihtiyacım vardı.
Bu kız ne düşünüyordu şimdi? Benden hoşlandığından daha fazla? Nasıl bu sonuca varabilmişti? Ama bununla ilgili ne yapabilirim bilmiyorum? Bu ne anlama geliyordu? Bu sözlere mantıklı bir açıklama bulamıyordum. Neredeyse anlamsızlardı.
Açık şeyler, mantıklı şeyler onun garip beyninde bir şekilde bükülüp geriye gidiyordu. Benden hoşlandığından daha fazla? Belki de daha gelenekleri reddetmemeliydim.
Dişlerimi gıcırdatarak saate öfkeyle baktım. Dakikalar bir ölümsüze nasıl bu kadar inanılmaz derecede uzun gelebilirdi? Bakış açım neredeydi?
Bay Varner’ın bütün trigonometri dersi boyunca çenem kasılıydı. Ondan kendi sınıfımdaki dersten daha çok şey duydum. Bella & Jessica tekrar konuşmadı; ama Jessica Bella’ya birkaç kere baktı ve bir kere yüzü görünmeyen bir sebeple parlak kırmızıydı.
Öğle yemeği yeterince hızlı gelemedi.
Jessica’nın ders bittiğinde benim beklediğim cevaplardan bazılarını alabileceğinden emin değildim; ama Bella ondan daha hızlıydı.
Zil çalar çalmaz Jessica’ya döndü.
“İngilizce’de, Mike bana senin pazartesi akşamıyla ilgili bir şey söyleyip söylemediğini sordu.” dedi Bella, bir gülümseme dudaklarının kenarlarını yukarı kaldırırken. Bunun ne olduğunu anladım –saldırı en iyi savunmadır.
Mike beni mi sordu? Mutluluk Jessica’nın zihnini alışıldık sahteliğinden aniden korunmasız, yumuşak bir hale getirdi. “Şaka yapıyorsun! Ne dedin?”
“Çok eğlendiğini anlattığını söyledim –ve memnun olmuş göründü.”
“Onun tam olarak ne söylediğini ve senin tam cevabını söyle!”
Belli ki bugün Jessica’dan alacağım bu kadardı. Bella da sanki aynı şeyi düşünüyormuş gibi gülümsüyordu. Kazanmış gibi.
Öğle yemeği ayrı bir hikaye olacaktı. Ondan cevap almakta Jessica’dan daha başarılı olacaktım, bunu mutlaka sağlayacaktım.
Dördüncü derste Jessica’yı arada kontrol etmeye zorlukla dayanabildim. Onun Mike Newton’la ilgili takıntılı düşüncelerine sabrım yoktu. Son iki haftadır ondan yeterince çekmiştim. Canlı olduğu için şanslıydı.
Cansızca Alice ile beden dersine yürüdüm, insanlarla fiziksel aktivite yapma zamanı geldiğinde her zaman yaptığımız gibi. Benim takım arkadaşımdı doğal olarak. Badminton’ın ilk günüydü. Sıkıntıyla iç çektim ve raketi yavaş çekimle kuşa vurdup karşı tarafa gönderdim. Lauren Mallory diğer takımdaydı; kaçırdı. Alice tavana bakarak raketini sopa gibi döndürüyordu.
Hepimiz bedenden nefret ederdik, özellikle Emmett. Oyunlarda şike yapmak onun kişisel felsefesine göre bir hakaretti. Beden bugün normalden daha kötü göründü –Emmett’in her zaman hissettiği gibi sinirliydim.
Kafam sabırsızlıktan patlamadan önce, Koç Clapp oyunları bitirdi ve bizi erken gönderdi. Kahvaltıyı atladığı için gülünç derecede minnettardım –yeni bir diyet denemesi- ve bunu izleyen açlığı onu kampüsü terk edip yağlı yemek yeme konusunda acele ettirmişti. Yarın tekrar başlayacağına kendi kendine söz verdi…
Bu bana Bella’nın dersi bitmeden matematik binasına gitmek için yeterince zaman verdi.
İyi eğlenceler, diye düşündü Alice Jasper’la buluşmaya giderken. Sadece birkaç gün daha sabredeceğim. Sanırım benim için Bella’ya selam söylemezsin, değil mi?
Sinirlenerek kafamı salladım. Bütün psişikler böyle kendini beğenmiş miydi?
Bu haftasonu güneşli olacak. Planlarını tekrar gözden geçirmek isteyebilirsin.
Ters istikamete doğru ilerlerken iç çektim. Kendini beğenmiş; ama kesinlikle işe yarar.
Kapının yanındaki duvara yaslanıp bekledim. Jessica’nın sesini tuğlaların arasından düşünceleri gibi duyabilecek kadar yakındım.
“Bugün bizimle oturmuyorsun değil mi?” Sarhoş gibi duruyor… Bahse girerim ki bana söylemediği tonlarca şey var.
“Sanmıyorum.” diye cevapladı Bella, garip şekilde emin olamayarak.
Ona öğle yemeğini beraber geçireceğimize dair söz vermemiş miydim? Ne düşünüyordu?
Sınıftan beraber çıktılar ve beni gördüklerinde ikisinin de gözleri büyüdü; ama sadece Jessica’yı duyabildim.
Hoş. Vay. Ah, evet, bana söylediğinden daha fazlası dönüyor burda. Belki bu gece onu ararım… ya da belki onu cesaretlendirmemeliyim. Hah. Umarım onu aceleyle geçer. Mike tatlı ama… vay.
“Görüşürüz Bella.”
Bella bana doğru yürüyüp bir adım geride durakladı, hala emin değildi. Yanakları pembeydi.
Onu, tereddütünün arkasında korku olmadığını anlayacak kadar iyi tanıyordum. Belli ki, bu kendi hisleriyle benimkiler arasında hayal ettiği uçurumla alakalıydı. Benden hoşlandığından daha fazla. Gülünç!
“Merhaba,” dedim, sesim sertti.
Yüzü daha da parladı. “Selam.”
Başka bir şey söylemeye meyilli gözükmüyordu, o yüzden kafetaryaya doğru yöneldim ve sessizce yanımda yürüdü.
Ceket işe yaramıştı –kokusu her zaman olduğu gibi darbe vurmamıştı. Sadece zaten hissettiğim acıyı biraz şiddetlendirmişti. Yapabileceğime inandığımda bunu daha kolay görmezden gelebiliyordum.
Bella sıradayken huzursuzdu, dalgınlıkla montunun fermuarıyla oynuyor ve ağırlığını gerginlikle bir ayağından diğerine veriyordu. Bana *** *** bakıyordu; ama gözlerimiz buluştuğunda utanmış gibi aşağı bakıyordu. Bu pek çok insan bize baktığı için miydi? Belki yüksek sesli fısıltıları duyabiliyordu –dedikodu iç ses olduğu kadar da yüksek sesliydi.
Ya da belki, yüz ifademden başının belada olduğunu anlamıştı.
Yemeğini almaya başlayana kadar hiçbir şey söylemedi. Ne sevdiğini bilmiyordum –daha değil- o yüzden her şeyden birer tane aldım.
“Ne yapıyorsun?” diye tısladı alçak bir sesle. “Bunların hepsini benim için almıyorsun değil mi?”
Kafamı salladım ve tepsiyi kasaya götürdüm. “Yarısı benim için tabii ki.”
Şüpheyle kaşını kaldırdı; ama ben yemeği öderken ve onunla geçen haftaki kan grubu ölçümünde yaşadığı feci deneyimden önce oturduğumuz masaya gittim. Birkaç günden faha fazla gibi geliyordu. Şimdi her şey farklıydı.
Yine karşıma oturdu. Tepsiyi ona ittim.

“Ne istersen al.”
Bir elma aldı ve yüzünde şüpheli bir bakışla elinde döndürdü.
“Merak ediyorum.”
Ne büyük sürpriz.
“Biri sana yemek yeme konusunda meydan okursa ne yaparsın?” diye devam etti insan kulaklarının yakalayamayacağı bir sesle. Ölümsüz kulakları ayrı bir konuydu, eğer dikkat ediyorlarsa. Muhtmelen onlara daha önce bahsetmeliydim…
“Her zaman meraklısın,” diye şikayet ettim. Ah pekâla. Daha önce yapmamış değildim. Rolün bir parçasıydı. Hoş olmayan bir parçası.
En yakın şeye uzandım ve her neyse ondan bir ısırık alırken gözlerine baktım. Bakmadan, söyleyemezdim. Her insan yiyeceği gibi çamurumsu ve iğrençti. Hızlıca çiğnedim ve yüzümü buruşturmamaya çalışarak yuttum. Yiyecek kütlesi boğazımdan yavaşça ve rahatsız edici şekilde indi. Daha sonra nasıl kusmak zorunda kalacağımı düşününce iç çektim. İğrenç.
Bella’nın yüzünde şok vardı. Etkilenmişti.
Gözlerimi devirmek istedim. Tabii ki böyle kandırmalarda iyi olacaktık.
“Biri sana çamur yemek için meydan okusa yapabilirsin, değil mi?”
Burnu büküldü ve gülümsedi. “Bir kere yapmıştım… bir iddiada. O kadar kötü değildi.”
Güldüm. “Sanırım şaşırmadım.”
Samimi görünüyorlar değil mi? İyi beden dili. Bella’ya incelemelerimi sonra anlatırım. Eğer ilgileniyor olsa olacağı gibi ona doğru eğiliyor. İlgili görünüyor. Muhteşem görünüyor. Jessica iç çekti. Yum.
Jessica’ya baktım ve gerginlikle gözlerini kaçırıp yanındaki kıza kıkırdadı.
Hmmm. Mike’da kalmak muhtemelen daha iyi. Gerçeklik, hayal dünyası değil…
“Jessica yaptığım her şeyi analiz ediyor.” diye bilgilendirdim Bella’yı. “Sana sonra anlatacak.”
Tabağı ona doğru geri ittim –pizza olduğunu fark ettim- en iyi nasıl başlayabileceğimi düşünerek. Önceki sinirim, sözler kafamda tekrar ederken tekrar alevlendi: Benden hoşlandığından daha çok; ama bununla ilgili ne yapabilirim bilmiyorum.
Aynı pizza diliminden bir ısırık aldı. Ne kadar güven dolu olduğunu görmek beni hayrete düşürdü. Tabii ki, zehirli olduğuımu bilmiyordu –bu ona zarar vereceğinden değil. Yine de bana farklı davranmasını beklerdim. Başka bir şekilde. Bunu hiç yapmadı –en azından olumsuz yönde…
Nazikçe başlayacaktım.
“Yani garson güzeldi öyle mi?”
Tekrar kaşını kaldırdı. “Gerçekten fark etmedin mi?”
Sanki herhangi bir kadın benim dikkatimi Bella’dan alabilirmiş gibi. Gülünç, yine.
“Hayır, dikkat etmiyordum. Aklımda çok şey vardı.”
“Zavallı kız.” dedi Bella gülümseyerek.
Garsonu herhangi bir şekilde ilginç bulmamamdan memnun olmuştu. Bunu anlayabilirdim. Mike Newton’ı Biyoloji sınıfında kaç kere sakatlamayı hayal etmiştim?
Gerçekten insan duygularının, on yedi kısa ölümlü yılının birikiminin, yüzyıldır içimde büyüyen ölümsüz tutkulardan daha güçlü olduğuna inanamazdı.
“Jessica’ya söylediğin bir şey…” Sesimi sıradan tutamamıştım. “Beni rahatsız etti.”
Anında savunmaya geçmişti. “Hoşlanmadığın bir şey duymana şaşırmadım. Gizlice dinleyen insanlar hakkında ne derler bilirsin.”
“Dinleyeceğime dair seni uyarmıştım.” diye hatırlattım ona.
“Ve ben de düşündüğüm her şeyi bilmek istemeyeceğine dair seni uyarmıştım.”
Ah, onu ağlattığım zamanı düşünüyordu. Vicdan azabı sesimi boğuklaştırdı. “Uyardın. Tamamen haklı değilsin gerçi. Ne düşündüğünü bilmek istiyorum –her şeyi. Sadece… bazı şeyleri düşünüyor olmamanı dilerdim.”
Daha fazla yarı-yalanlar. Onun beni önemsemesini istememem gerektiğini biliyordum; ama istiyordum. Tabii ki istiyordum.
“Bu oldukça farklı bir şey.” diye homurdandı bana kaşlarını çatarak.
“Ama konumuz tam olarak bu değil.”
“O zaman ne?”
Bana doğru eğildi, eli boğazını hafifçe kavradı. Bu gözümü aldı –dikkatimi dağıttı. Ne kadar yumuşak olmalıydı…
Odaklan, diye emrettim kendime.
Nasıl yapar? Bencil budala! Bize bunu nasıl yapar? Rosalie’nin delici iç çığlıkları konsantrasyonumu bozdu.
Kafeteryanın karşısında Emmett’in “Sakin ol Rose.” diye fısıldadığını duydum. Kolu onun omzundaydı, onu yanında tutuyordu –alıkoyuyordu.
Özür dilerim Edward, diye düşündü Alice suçlu suçlu. Bella’nın çok şey bildiğini konuşmanızdan anladı… ve eğer ona gerçeği anında söylemeseydim çok daha kötü olacaktı. Bunda bana güven.
Bana, eğer Rosalie’ye Bella’nın benim bir vampir olduğumu bildiğini evde, rol yapmak zorunda kalmayacağı bir yerde söyleseydim ne olacağını gösterdiğinde irkildim. Okul bitene kadar sakinleşmezse Aston Martin’imi şehir dışında bir yere saklamak zorunda kalacaktım. En sevdiğim arabamın ezilmiş ve yanan görüntüsü üzücüydü –bir ceza hak ettiğimi bilmeme rağmen.
Jasper da daha mutlu değildi.
Onlarla sonra yüzleşirdim. Bella’yla beraber olmak için çok az vaktim vardı ve bunu harcamayacaktım. Ayrıca Alice’i duymak bana yapacak işlerim olduğunu hatırlatmıştı.
“Sana başka bir sorum var.” dedim Rosalie’nin iç histerilerininin sesini bastırarak.
“Sor.” diyerek gülümsedi Bella.
“Cumartesi Seattle’a gerçekten gitmen gerekli mi, yoksa bu sadece hayranlarından kurtulmak için kullandığın bir bahane miydi?”
Yüzünü buruşturdu. “Biliyorsun, seni Tyler olayında hala affetmedim. Onunla baloya gideceğimi düşünmesi senin suçun.”
“Ben olmadan da sana sormanın bir yolunu bulurdu –sadece yüzünü görmek istedim.”
Dehşet içindeki yüz ifadesini hatırlayınca güldüm. Kendi karanlık hikayemle ilgili söylediğim hiçbir şey yüzünü o hale getirmemişti. Gerçek onu korkutmamıştı. O benimle olmak istemişti.
“Eğer sana teklif etseydim, beni reddeder miydin?”
“Muhtemelen hayır.,” dedi. “ama sonra iptal ederdim –hastalık ya da bilek burkulması numarası yapardım.”
Ne kadar garip. “Niye böyle bir şey yapardın ki?”
Anında anlamadığım için hayal kırıklığına uğramışçasına kafasını salladı. “Sanırım beni beden dersinde hiç görmedin; ama senin anlayacağını düşünmüştüm.”
Ah. “Dümdüz bir zeminde, üzerinde takılacak bir şey bulmadan yürüyememenden mi bahsediyorsun?”
“Kesinlikle.”
“Sorun olmazdı. Her şey yönetimde bitiyor.”
Saniyenin kısa bir kesitinde bir dans sırasında –şüphesiz, bu kazak yerine güzel ve zarif bir şey giyeceği bir yerde- onun kollarımda olması fikriyle kendimden geçmiştim.
Kusursuz bir netlikle, onu üzerine gelen minibüsün önünden ittiğimde vücudunun kendiminkinin altında nasıl hissettiğini hatırladım. Bu hissi, panikten ya da üzüntüden ya da çaresizlikten daha güçlü olarak hatırlayabiliyordum. Çok sıcak ve çok yumuşaktı, kendi kaya şeklime kolaylıkla uymuştu…
Kendimi anıdan zorla geri çektim.
“Ama bana cevap vermedin-“ dedim, benimle sakarlığı konusunda tartışacağını tahmin ederek. “Seattle’a gitmeye kararlı mısın yoksa başka bir şey yapmamızın bir sakıncası var mı?”
Çapraşık –o gün benden uzaklaşma şansı vermeden, seçenek sunuyordum. Adil değildim; ama dün gece ona bir söz vermiştim… ve onu tutma fikrinden hoşlanmıştım –neredeyse beni korkuttuğu kadar.
Cumartesi günü güneş ışıyor olacaktı. Ona gerçek beni gösterebilirdim, eğer dehşetine ve tiksinmesine katlanabilecek kadar cesursam. Bu riski alabileceğim bir yer biliyordum.
“Başka seçeneklere açığım,” dedi Bella. “ama isteyeceğim bir iyilik var.”
Şartlı bir evet. Benden ne isteyecekti?
“Ne?”
“Arabayı ben kullanabilir miyim?”
“Niye?”
“Charlie’ye Seattle’a gideceğimi söylediğimde, özellikle yalnız gidip gitmeyeceğimi sordu ve o sırada durum öyleydi. Eğer tekrar sorarsa, muhtemelen yalan söylemem; ama tine soracağını sanmıyorum ve kamyonetimi evde bırakmak sadece konuyu gereksiz yere açar. Ayrıca, araba sürüşün beni korkutuyor.”
Gözlerimi devirdim. “Benimle ilgili seni korkutabilecek o kadar şeyden, sen araba sürmemden korkuyorsun.” Hakikaten beyni ters çalışıyordu. Rahatsız bir şekilde kafamı salaldım.
Edward, diye seslendi Alice aceleyle.
Aniden, Alice’in görüşlerinden birinde parlak bir güneş ışığı dairesine bakıyordum.
Bu iyi bildiğim, Bella’yı götürmeyi düşündüğüm yerdi –benden başka kimsenin gitmediği küçük bir çayırlık. Yalnız kalmaya güvenebileceğim sessiz, güzel bir yer –herhangi bir patika ya da insan yerleşkesinden yeterince uzaktı, zihnim bile huzur bulabiliyordu.
Alice de tanıdı, çünkü beni kısa zaman önce başka bir görüşünde orada görmüştü –Alice’in Bella’yı minibüsten kurtardığım sabah gösterdiği değişken, uzak görüntülerden biriydi.
O bulanık görüşte, yalnız değildim; ama şimdi netti –Bella orada benimleydi. O zaman yeterince cesurdum. Yüzünde gökkuşakları dans ediyordu, gözleri anlaşılmazdı ve bana bakıyordu.
Burası aynı yer, diye düşündü Alice, zihni görüntüyle eşleştiremediğim bir dehşetle doluyken. Gerginlik belki; ama dehşet? Ne demek istemişti, aynı yer derken?
Ve sonra gördüm.
Edward! diye haykırdı Alice, tiz bir sesle. Onu seviyorum Edward!
Sesini haince kestim.
Bella’yı benim sevdiğim gibi sevmiyordu. Görüşü imkansızdı. Yanlıştı. Bir şekilde kör olmuştu, imkansızlıkları görüyordu.
Yarım saniye bile geçmemişti. Bella yüzüme merakla ve isteğini kabul etmemi bekleyerek bakıyordu. Yüzümden geçen korkuyu görmüş müydü, yoksa onun için çok mu hızlıydı?
Alice’i ve kusurlu, yalancı görüşlerini iterek Bella’ya, bitmemiş konuşmamıza odaklandım. Dikkatimi hak etmiyorlardı.
“Babana günü benimle geçirdiğini söylemek istemez misin?” diye sordum, sesimden karanlık sızarak.
Daha uzağa göndermeye, kafamın içinde belirmelerini engellemeye çalışarak, görüntüleri tekrar ittim.
“Charlie ile ne kadar az, o kadar iyi.” dedi Bella, bu durumdan emin olarak. “Nereye gidiyoruz bu arada?”
Alice yanılıyordu. Tamamen yanılıyordu. Bunun ihtimali yoktu ve bu sadece eski bir görüştü, artık geçersizdi. İşler değişmişti.
“Hava güzel olacak.” dedim yumuşakça, panik ve kararsızlıkla savaşırken. Alice yanılıyordu. Bir şey duymamış ya da görmemiş gibi devam edecektim. “O yüzden insanların arasında olmayacağım… ve eğer istersen sen de benimle kalabilirsin.”
Bella hemen anladı ve gözleri istekle parladı. “Ve bana güneşle ilgili kastettiğin şeyi mi göstereceksin?”
Belki, daha önce pek çok kere olduğu gibi, tepkisi beklediğimin tersi olurdu. İhtimale gülümsedim ve ana geri dönmek için çabaladım. “Evet; ama…” Evet dememişti. “Eğer benimle… yalnız kalmak istemezsen, yine de Seattle’a tek başına gitmemeni tercih ederim. O kadar büyük bir şehirde başına alabileceğin belayı düşününce ürperiyorum.”
Dudaklarını birbirine bastırdı; alınmıştı.
“Phonix Seattle’dan üç kat daha büyük –sadece nüfus olarak. Fiziksel büyüklükte-“
“Ama belli ki Phonix’teyken(burada “you’re number wasn’t up” yazıyor, ne anlama geldiğini anlıyorum; ama Türkçe’ye çeviremedim direkt olarak. Kaderin belirli bir yere kadar olması diye açıklanabilir sanırım) dedim savunmasını keserek. “O yüzden benimle kalmanı tercih ederim.”
Sonsuza kadar kalabilirdi; ama yeterince uzun olmazdı.
Böyle düşünmemeliydim. Sonsuza kadar vaktimiz yoktu. Geçen saniyeler öncekinden çok daha fazla sayılıyordu; ben olduğum gibi kalırken, her saniye onu değiştiriyordu.

“Seninle yalnız kalmanın benim için bir sakıncası yok.” dedi.
Hayır –çünkü içgüdüleri tersti.
“Biliyorum.” dedim iç çekerek. “Charlie’ye söylemelisin ama.”
“Niye böyle bir şey yapayım?” diye sordu dehşete düşmüş görünerek.
Ona baktım, tamamen bastırmayı başaramadığım görüntüler kafamın içinde hastalıklı şekilde dönüyordu.
“Bana, seni geri getirmeme teşvik edici bir sebep vermek için.” diye tısladım. Bana bu kadarını verebilirdi –beni dikkatli olmaya zorlayacak bir tanık.
Alice niye bu bilgiyi bana şimdi vermişti?
Bella sesli bir şekilde yutkundu ve uzun bir süre bana baktı. Ne görmüştü?
“Sanırım şansımı deneyeceğim.” dedi.
Ugh! Hayatını riske atmaktan bir heyecan mı duyuyordu? Adrenaline bayılıyor muydu?
Uyaran bakışlarla bana bakan Alice’e kaşlarımı çattım. Onun yanında, Rosalie öfkeyle bakıyordu; ama çok da umurumda değildi. Arabayı mahvetsin. Sadece bir oyuncak.
“Başka bir şey hakkında konuşalım.” diye önerdi Bella aniden.
Asıl önemli olana nasıl bu kadar kayıtsız olabileceğini merak ederek Bella’ya baktım. Niye beni olduğum canavar olarak görmüyordu?
“Ne hakkında konuşmak istiyorsun?”
Gözleri kulak misafiri olabilecek biri olup olmadığını kontrol eder gibi önce sağa, sonra sola kaydı. Mutlaka efsanelerle alakalı başka bir konu açacak olmalıydı. Gözleri bir saniyeliğine dondu, vücudu dikeldi ve sonra tekrar bana baktı.
“Geçen hafta niye Keçi Kayalıkları’na gittiniz… avlanmak için? Charlie yürümek için iyi bir yer olmadığını söyledi, ayılar yüzünden.”
Çok unutkan. Kaşımı kaldırarak ona baktım.
“Ayılar?” dedi soluğu kesilerek.
Yerleşmesini beklerken alayla güldüm. Bu beni ciddiye almasını sağlar mıydı? Herhangi bir şey?
İfadesini toparladı. “Biliyorsun, ayı avlama sezonunda değiliz.” dedi gözlerini kısarak.
“Eğer dikkatle okursan, yasalar sadece silahlarla avlaması yasaklıyor.”
Yüzündeki kontrolünü bir anlığına tekrar kaybetti. Dudakları açıldı.
“Ayılar?” dedi tekrar, bu sefer şok yerine tereddütle.
“Boz ayı Emmett’ın en sevdiği.”
Yerleşmesini izleyerek gözlerine baktım.
“Hmm” diye mırıldandı. Aşağı bakarak pizzadan bir ısırık daha aldı. Düşünceli bir şekilde çiğnedi, sonra içeceğinden bir yudum aldı.
“O zaman,” dedi sonunda bana bakarak. “Senin en sevdiğin ne?”
Sanırım böyle bir şey beklemeliydim; ama beklemiyordum. Bella her zaman ilginçti.
“Dağ aslanı.” dedim düşünmeden.
“Ah.” dedi sıradan bir tonla. Kalbi sanki en sevdiğim restoranı söylemişim gibi düzenli olarak atmaya devam etti.
İyi o zaman. Eğer alışılmadık bir şey yokmuş gibi davranmak istiyorsa…
“Tabii ki, mantıksızca avlanarak doğaya zarar vermemek için dikkatli olmak zorundayız. Yırtıcı hayvanların fazla olduğu yerlere odaklanmaya çalışıyoruz. Burada her zaman geyik var; ama eğlencesi nerede?”
Sanki ders veren bir öğretmenmişim gibi kibarca ilgili ifadeyle dinledi. Gülmek zorunda kaldım.
“Gerçekten.” diye mırıldandı sakince, pizzadan başka bir ısırık alarak.
“Bahar başlangıcı Emmett’ın favori ayı sezonu.” dedim derse devam ederek. “Kış uykusundan yeni çıkmış oluyorlar, o yüzden daha asabiler.”
Yetmiş yıl geçmişti ve hala ilk maçı kaybetmenin üzerinden geçememişti.
“Asabi bir boz ayıdan daha eğlenceli bir şey olamaz.” diye katıldı Bella ciddi bir şekilde.
Mantıksız sakinliğine kafamı sallarken kendimi gülmekten alıkoyamadım. Abartı olmalıydı. “Şimdi gerçekten ne düşündüğünü söyle lütfen.”
“Resmetmeye çalışıyorum – ama yapamıyorum.” dedi, kaşlarının arasında bir kıvrım belirerek. “Bir ayıyı silahsız nasıl avlayabiliyorsunuz?”
“Ah, silahlarımız var.” dedim ona ve genişçe gülümsedim. Ürkmesini beklemiştim; ama beni hareketsizce izlemeye devam etti. “Sadece, yasaları hazırlarken düşünmedikleri çeşit. Eğer televizyonda bir ayının saldırısını gördüysen, Emmett’i avlanırken hayal edebilirsin.”
Diğerlerinin oturduğu masaya baktı ve titredi.
Sonunda; ama sonra kendime gülmek zorunda kaldım, çünkü bir yanımın kayıtsız kalmasını dilediğini biliyordum.
Şimdi bana bakarken koyu renk gözleri büyük ve derindi. “Sen de mi bir ayı gibisin?” diye sordu neredeyse fısıldayarak.
“Daha çok aslan, öyle söylüyorlar.” dedim ona sesimin normal çıkması için çabalayarak. “Belki de tercihlerimiz belirliyordur.”
Dudakları köşelerinden yukarı doğru hafifçe kıvrıldı. “Belki de.” diye tekrarladı ve sonra başını yana doğru eğdi, merak gözlerinde açıktı. “Bu ileride görebileceğim bir şey mi?”
Bu dehşeti görmek için Alice’in görüntülerine ihtiyacım yoktu – hayal gücüm yeterliydi.
“Kesinlikle hayır.” dedim öfkeyle.
Benden geri çekildi, gözleri sersemlemiş ve korkmuştu.
Ben de aramıza mesafe koymak isteyerek geri çekildim. Hiçbir zaman görmeyecekti değil mi? Onu hayatta tutmama yardım edecek hiçbir şey yapmayacaktı.
“Benim için çok mu korkutucu?” diye sordu, sesi düzdü; ama kalbi hala iki kat hızla atıyordu.
“Eğer durum bu olsaydı seni bu gece götürürdüm.” dedim dişlerimin arasından. “Sağlıklı bir doz korkuya ihtiyacın var. Senin için daha iyi bir şey olamaz.”
“O zaman niye?” diye sordu azimle.
Korkmasını bekleyerek ona öfkeyle baktım. Ben korkmuştum. Bella’nın yakındayken avlanırsam olacakları çok net hayal edebiliyordum.
Gözleri merakla bakmaya devam etti, sabırsızdı; ama başka hiçbir şey yoktu. Cevabımı bekledi, vazgeçmedi.
Ama saatimiz bitmişti.
“Sonra,” dedim de ayağa kalktım. “Geç kalacağız.”
Şaşkınlıkla etrafına baktı, sanki öğle yemeğinde olduğumuzu unutmuş gibi. Sanki okulda olduğumuzu bile unutmuş gibi – özel bir yerde yalnız olmadığımıza şaşırmış gibi. Bu duyguyu tamamen anlıyordum. Onunlayken dünyanın kalanını hatırlamak zordu.
Hızla kalktı ve çantasını omzuna attı.
“Sonra o zaman.” dedi ve ağzının şeklinde kararlılığı görebildim, bunu unutmayacaktı.

Dokunma evlat baba yorgun...
03-07-2010 19:58
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
Administrator Çevrimdışı
ιммσятαℓ
*******

Katılım: Jan 2009
Mesajlar: 2,407
Cinsiyet: Erkek
Nerden: Samsun
Rep Puanı: 17

Paylaşım Puanı: +4565
Mesaj: #12
RE: Midnight Sun - Geceyarısı Güneşi [ Türkçe Çeviri 12 Bölüm ]
bölüm 12 - karışıklık
--------------
Bella’yla sessizce Biyoloji sınıfına yürüdük. O sırada kendimi yanımdaki kıza, gerçek ve somut olana, Alice’in yalancı, anlamsız görüşlerini kafamdan uzak tutacak herhangi bir şeye odaklamaya çalışıyordum.
Kaldırımda Trigonometri sınıfından bir çocukla bir ödevi tartışan Angela Weber’in önünden geçtik. Yine hayal kırıklığı bekleyerek düşüncelerini dikkatsizce taradım; ama bu sefer arzulu anlamlarıyla şaşırdım.
Ah, Angela’nın istediği bir şey vardı. Maalesef, kolaylıkla hediye paketi yapılamazdı.
Angela’nın umutsuz sevgisiyle, bir anlığına garip şekilde rahatlamıştım. Onun asla bilmeyeceği bir yakınlık duygusu beni sardı ve o saniyede, bu iyi insan kızıyla aynı noktadaydım.
Trajik bir aşk hikayesi yaşayan tek kişinin ben olmadığımı görmek garip şekilde avutucuydu. Kalp kırıklığı her yerdeydi.
Takip eden saniyede, aniden sinirlenmiştim, çünkü Angela’nın hikayesi trajik olmak zorunda değildi. O insandı, karşısındaki insandı ve kafasında aşılamaz gözüken farklılık saçmaydı, benim durumumla karşılaştırıldığında tamamen saçmaydı. Kırık kalbinin bir nedeni yoktu. İstediğiyle olmamasına hiçbir geçerli sebep yokken ne kadar gereksiz bir üzüntü yaşıyordu. Niye istediğine sahip olmasın ki? Niye bu hikayenin mutlu bir sonu olmasın?
Ona bir hediye vermek istiyordum… Pekala, ona istediğini verecektim. İnsan doğasıyla ilgili bildiklerimle, muhtemelen zor bile olmayacaktı. Sevgisinin öznesinin, yanında duran çocuğun hislerini taradım. İsteksiz görünmüyordu, sadece Angela’yla aynı zorluk yüzünden engellenmişti. Umutsuz ve kaderine boyun eğmiş, onun gibi.
Yapmam gereken tek şey fikri aşılamaktı…
Plan kolaylıkla hazırlandı, senaryo çabalamama gerek kalmadan kendini yazdı. Emmett’ın yardımına ihtiyacım olacaktı – asıl zorluk ona bunu kabul ettirmekti. İnsan doğasını idare etmek vampir doğasını idare etmekten çok daha kolaydı.
Çözümümde, Angela’ya hediyemden memnun kalmıştım. Dikkatimi kendi problemlerimden uzaklaştırmak için iyiydi. Benimki de böyle kolay çözülemeyeceğine göre.
Bella ile yerlerimize oturduğumuzda ruh halim biraz iyileşti. Belki daha olumlu olmalıydım. Belki Angela’nın açık çözümünün farkında olmaması gibi, bir yerlerde gözümden kaçan bir çözüm vardı bizim için. Pek mümkün değil… ama niye umutsuzlukla vakit harcamalıydı ki? Konu Bella olunca boşa harcayacak zamanım yoktu. Her saniye önemliydi.
Bay Banner eski bir televizyon getiriyordu. Özel olarak ilgilenmediği bir bölümü – genetik bozukluklar – önümüzdeki üç gün boyunca bir film göstererek geçecekti. Lorenzo’s Oil pek eğlenceli değildi; ama bu odadaki heyecanı durdurmadı. Notlar yok, test materyalleri yok. Üç boş gün. İnsanlar havalara uçmuştu.
Benim için fark etmezdi. Bella’dan başka hiçbir şeye dikkat etmeyi düşünmüyordum.
Bugün kendime nefes almak için yer bırakmak amacıyla sandalyemi onunkinden uzaklaştırmadım. Onun yerine, normal bir insanın oturacağı kadar yakın oturdum. Arabadakinden daha yakın, vücudumun sol tarafının onun teninden gelen sıcaklıkla kaplanmasına yetecek kadar.
Bu garip bir deneyimdi, hem keyif hem de gerginlik vericiydi; ama bunu bir masada karşısında oturmaya tercih ederdim. Alıştığımdan fazlaydı; ama anında anladım ki yeterli değildi. Tatmin olmamıştım. Ona bu kadar yakın olmak sadece daha da yakınlaşmak istememe neden oluyordu. Çekim, yaklaştıkça güçleniyordu.
Onu tehlike mıknatısı olmakla suçlamıştım. Şu anda, bu kelimenin tam anlamıyla gerçek gibiydi. Ben tehlikeydim ve kendime ona yaklaşmak için izin verdiğim her santim ile, çekimi kuvvetleniyordu.
Ve sonra Bay Banner ışıkları kapattı.
Işıksızlığın gözlerim için çok az şey ifade ettiği düşünülürse bunun böyle farklılık yaratması garipti. Hala önceki kadar kusursuz görebiliyordum. Odanın her ayrıntısı netti.
O zaman bana göre karanlık olmayan bu karanlıktaki ani elektrik şoku niyeydi? Böyle net görebilen tek kişi olduğumu bildiğim için miydi? Benim ve Bella’nın diğerlerine görünmez olduğumuzu bildiğim için? Sanki yalnızmışız gibi, sadece ikimiz, karanlık odada saklanmış, birbirimize çok yakın otururken…
Elim iznim olmaksızın ona doğru hareket etti. Sadece eline dokunmak için, onu karanlıkta tutmak için. Bu çok dehşet verici bir hata mı olurdu? Eğer tenim onu rahatsız ederse sadece elini çekerdi…
Onları anında geri çektim, kollarımı göğsümde sıkıca kavuşturdum ve ellerimi sıktım. Hata yapmak yok. Kendime hiç hata yapmayacağıma dair söz vermiştim, ne kadar küçük görünürlerse görünsünler. Eğer elini tutarsam, sadece daha fazlasını isterdim – başka bir önemsiz dokunuş, ona doğru başka bir hareket. Bunu hissedebiliyordum. İçimde yeni bir arzu büyüyor, öz kontrolümü ezmeye çalışıyordu.
Hata yapmak yok.
Bella kollarını güvenle göğsünde kavuşturdu ve ellerini yumruk yaptı, tıpkı benim gibi.
Ne düşünüyorsun? Sözleri ona fısıldamak için ölüyordum; ama oda o kadar sessizdi ki fısıltı bile duyulabilirdi.
Film başladı ve karanlığı sadece biraz aydınlattı. Bella bana bir bakış attı. Vücudumu tuttuğum katı pozisyonu – onunki gibi – fark etti ve gülümsedi. Dudakları hafifçe ayrıldı ve gözleri samimi davetlerle dolu gibi göründü.
Ya da belki, görmek istediğimi görüyordum.
Ben de ona gülümsedim; soluğu kesildi ve hızla gözlerini kaçırdı.
Bu daha da kötü hale getirdi. Düşüncelerini bilmiyordum; ama aniden daha önce haklı olduğuma, ona dokunmamı istediğine emindim. Benim gibi, bu tehlikeli arzuyu o da hissediyordu.
Vücudu ile vücudum arasında, elektrik vızıldamaya başladı.
Bir saat boyunca hareket etmedi, benim gibi o da katı, kontrollü pozisyonunu tuttu. Arada sırada bana baktı ve o anlarda vızıldayan akım beni ani bir şokla sarstı.
Ders geçti – yavaşça; ama yine de yeterince yavaşça değil. Bu çok yeniydi, onunla birlikte günlerce böyle oturabilirdim, sadece hissi tamamen yaşamak için.
Dakikalar ilerler, mantık, ben ona dokunmayı haklı çıkarmaya çalıştığım sırada, arzuyla savaşırken kendimle farklı farklı bir düzine tartışma yaşadım.
Sonunda, Bay Banner ışıkları tekrar açtı.
Parlak florasan ışığında, odadaki hava normale döndü. Bella iç çekti ve gerindi, parmaklarını esnetti. O pozisyonda uzun süre kalmak onun için mutlaka zor olmalıydı. Benim için daha kolaydı – hareketsizlik doğaldı.
Yüzündeki rahatlamış ifadeye güldüm. “Eh, bu ilginçti.”
“Hmm.” diye mırıldandı açıkça neyden bahsettiğimi anlayarak; ama yorum yapmayarak. Şu anda ne düşündüğünü bilmek için neler vermezdim.
İç çektim. Dilemek hiçbir işe yaramazdı.
“Gidelim mi?” diye sordum kalkarak.
Yüzünü buruşturdu ve sallanarak ayağa kalktı, elleri düşmekten korkuyormuş gibi dışa dönüktü.
Ona elimi verebilirdim ya da o eli dirseğinin altına koyup – sadece hafifçe – dengesini sağlamasına yarım edebilirdim. Şüphesiz bu o kadar da dehşet verici bir kural ihlali olmazdı…
Hata yapmak yok.
Spor salonuna yürürken çok sessizdi. Kaşları arasındaki kıvrım oradaydı, derin derin düşündüğünün bir işareti. Ben de düşüncelere dalmıştım.
Tenine bir dokunuş onu incitmez, diye iddia etti bencil tarafım.
Elimdeki basıncı kolaylıkla hafifletebilirdim. Kendimi sıkı kontrol edebilirsem çok zor değildi. Dokunma duyum insanlarınkinden daha gelişmişti; kristal kupaları hiçbirini kırmadan atıp tutabilir, bir sabun köpüğünü patlatmadan okşayabilirdim. Sıkı kontrol altında olduğum sürece…
Bella bir sabun köpüğü gibiydi – narin ve kısa ömürlü. Geçici.
Onun hayatındaki varlığımı ne kadar süre haklı çıkarabilecektim? Ne kadar vaktim vardı? Şimdiki gibi bir şansım olacak mıydı, bu an gibi, bu saniye gibi? Her zaman erişebileceğim bir yerde olmayacaktı…
Bella spor salonunun kapısında yüzünü bana döndü ve gözleri ifadem üzerine büyüdü. Konuşmadı. Gözlerindeki yansımadan kendime baktım ve içimdeki çatışmayı gördüm. Daha iyi olan yanım tartışmayı kaybettiğinde yüzümün değişimini izledim.
Elim ben bilinçli bir emir vermeksizin kalktı. En ince camdan yapılmış gibi, bir köpük kadar narinmiş gibi, parmaklarım elmacık kemiklerini örten deriyi okşadı. Dokunuşumun altında ısındı ve saydam teninin altında kan akışının hızlandığını hissettim.

Yeter, diye emrettim, elim kendini yüzünün yanına biçimlendirmek için yanıp tutuşmasına rağmen. Yeter.
Elimi geri çekmek, kendimi ona doğru daha da yaklaşmaktan alıkoymak çok zordu. Bir anda binlerce farklı ihtimal kafamın içinde belirdi – ona dokunmanın binlerce farklı yolu. Parmak ucumla dudaklarının şeklini izlemek, avucumu çenesinin altına yerleştirmek, saçındaki tokayı çıkarıp elime doğru dökülmesine izin vermek, kollarımı beline dolamak, onu vücudumun önünde tutmak…
Yeter.
Kendimi dönmek için, ondan uzaklaşmak için zorladım. Vücudum katı bir şekilde hareket etti – isteksizce.
Hızla yürürken – ayartıdan neredeyse koşarak kaçarken – zihnimin onu izlemek için kalmasına izin verdim. Mike Newton’ın düşüncelerini yakaladım – en seslileriydi – Bella’nın gözleri odağını kaybetmiş ve yanakları kırmızı halde onu fark etmeden yanından geçişini izliyordu. Öfkeyle baktı ve ismim kafasında hakaretlerle karıştı; kendimi hafifçe sırıtmaktan alıkoyamadım.
Elim sızlıyordu. Esnetip yumruk yaptım; ama acısızca batmaya devam etti.
Hayır, onu incitmemiştim – ama ona dokunmak yine de bir hataydı.
Ateş gibiydi – boğazımdaki susatıcı yangın bütün vücuduma yayılmış gibi.
Bir daha ona yakın olduğumda, kendimi ona dokunmaktan tekrar alıkoyabilecek miydim? Ve ona bir kere dokunduğumda, orada durabilecek miydim?
Daha fazla hata yapmak yok. Bu kadar. Anının tadını çıkar Edward, dedim kendime ümitsizce, ve ellerini kendine sakla. Ya bu, ya da kendimi gitmeye zorlamam gerekecekti… bir şekilde, çünkü hata yapmakta ısrar edersem, onun yanında kalmak için kendime izin veremezdim.
Derin bir nefes aldım ve düşüncelerimi düzenlemeye çalıştım.
Emmett beni İngilizce binasının dışında yakaladı.
“Selam Edward.” Daha iyi görünüyor. Garip; ama daha iyi. Mutlu.
“Selam Em.” Mutlu mu görünüyordum? Sanırım, kafamdaki karmaşaya rağmen, öyle hissediyordum.
Çeneni kapatsan iyi olur çocuk. Rosalie dilini koparmak istiyor.
İç çektim. “Seni onunla uğraşmak zorunda bıraktığım için özür dilerim. Bana kızgın mısın?”
“Hayır. Rose atlatır. Önünde sonunda olacaktı zaten.” Alice’in gördükleriyle…
Alice’in görüşleri şu anda düşünmek istediğim şey değildi. Dişlerim birbirine kenetlenerek önüme baktım.
Dikkat dağıtıcı bir şeyler için aranırken, Ben Cheney’nin önümüzdeki İspanyolca sınıfına girdiğini gördüm. Ah – işte Angela Weber’e hediyesini vermek için şansım.
Durdum ve Emmett’ın kolunu yakaladım. “Bir saniye dur.”
Ne oldu?
“Hak etmediğimi biliyordum; ama yine de benim için bir iyilik yapar mısın?”
“Ne?” diye sordu merakla.
Fısıldayarak – ve ne kadar sesli konuşulurlarsa konuşulsunlar insanların duyamayacağı kadar hızla – ona isteğimi açıkladım.
Bitirdiğimde bana boş bir ifadeyle baktı, düşünceleri de yüzü kadar boştu.
“Yani?” dedim. “Bana yardım edecek misin?”
Cevap vermesi bir dakika aldı. “Ama, niye?”
“Hadi ama, Emmett. Niye olmasın?”
Sen kimsin ve kardeşime ne yaptın?
“Okulun hep aynı olduğundan şikayet eden sen değil miydin? Bu farklı bir şey, değil mi? Bir deney olarak düşün – insan doğası üzerine bir deney.”
Boyun eğmeden önce bana bir süre daha baktı. “Pekala, bu farklı, haklısın… Tamam, iyi.” Emmett homurdandı ve sonra omuz silkti. “Sana yardım edeceğim.”
Ona sırıttım, şimdi işin içinde o da olduğu için daha hevesliydim. Rosalie bir dertti; ama ona her zaman Emmett’ı seçtiği için borçlu olacaktım. Kimsenin benden daha iyi bir erkek kardeşi yoktu.
Emmett’ın pratik yapmaya ihtiyacı yoktu. Sınıfa yürürken ona repliklerini fısıldadım.
Ben çoktan arkamdaki sırasına yerleşmişti, teslim etmek için ödevini toparlıyordu. Emmett ile oturduk ve aynı şeyi yaptık. Sınıf henüz sessiz değildi; bastırılmış konuşmaların mırıltısı Bayan Goff dikkatlerini isteyene kadar devam ederdi. Şu anda acele etmiyordu, son dersin kısa sınavlarını değerlendiriyordu.
“Ee,” dedi Emmett, sesi gerekenden daha yüksek olarak – eğer gerçekten sadece bana konuşuyor olsaydı. “Angela Weber’e çıkma teklif ettin mi?”
Arkamdaki kağıt hışırtıları, Ben donakaldığında ve dikkati anında bizim konuşmamıza çekildiğinde, aniden durdu.
Angela? Angela hakkında mı konuşuyorlar?
İyi. Dikkatini çekmiştim.
“Hayır.” dedim başımı açık bir pişmanlıkla yavaşça sallayarak.
“Niye?” dedi Emmett doğaçlama yaparak. “Tavuk musun?”
Yüzümü buruşturdum. “Hayır. Onun başka biriyle ilgilendiğini duydum.”
Edward Cullen Angela’ya çıkma mı teklif edecekti? Ama… Hayır. Bundan hiç hoşlanmadım. Onu, Angela’nın yakınında görmek istemiyorum. O… onun için doğru değil. Güvenli… değil.
Cesareti, koruyucu içgüdüyü beklemiyordum. Kıskançlık üzerinden çalışıyordum; ama her ne işlerse…
“Bunun seni durdurmasına izin mi vereceksin?” diye sordu Emmett hakaret edercesine, tekrar doğaçlama yaparak. “Rekabete yok musun?”
Ona öfkeyle baktım; ama bana verdiği şeyi kullandım. “Bak, sanırım o Ben denen çocuktan gerçekten hoşlanıyor. Onu ikna etmeye çalışmayacağım. Başka kızlar da var.”
Arkamdaki sandalyedeki tepki gergindi.
“Kim?” diye sordu Emmett, senaryoya dönerek.
“Labaratuvar partnerim Cheney soyadlı biri olduğunu söyledi. Kim olduğundan emin değilim.”
Gülümsememi engelledim. Sadece mağrur Cullen’lar bu küçük okuldaki herkesi tanımıyor gibi yapıp inandırıcı olabilirdi.
“Edward.” diye mırıldandı Emmett daha alçak bir sesle, çocuğa doğru gözlerini devirerek. “Tam arkanda.” dedi ağız hareketleriyle, öyle kadar açıktı ki o insan rahatlıkla okuyabilirdi.
“Ah.” diye mırıldandım.
Sandalyemi döndürdüm ve arkamdaki çocuğa bir bakış attım. Bir saniyeliğine, gözlüklerin arkasındaki siyah gözler korku doluydu; ama sonra açıkça aşağılayıcı değerlendirmemden gücenerek dar omuzlarını dikleştirdi. Çenesi kasıldı ve altın-kahverengi teni öfkeyle kızardı.
“Hah.” dedim kibirle Emmett’e dönerken.
Benden daha iyi olduğunu düşünüyor; ama Angela öyle düşünmüyor. Ona göstereceğim…
Mükemmel.
“Dansa Yorkie’yle gideceğini söylememiş miydin ama?” diye sordu Emmett.
“Bu bir grup kararıydı belli ki.” Ben’in bundan emin olmasını istiyordum. “Angela utangaç bir kız. Eğer B–eh, eğer bir oğlanın ona çıkma teklif edecek cesareti yoksa, o da ona asla sormaz.”
“Sen utangaç kızları seviyorsun.” dedi Emmett, doğaçlamaya dönerek. Sessiz kızları. Hmmm, bilmiyorum… Belki Bella Swan?
Ona sırıttım. “Kesinlikle.” Sonra rolüme geri döndüm. “Belki Angela beklemekten bıkmıştır. Belki ona baloya beraber gitmeyi teklif ederim.”
Hayır, etmeyeceksin, diye düşündü Ben sandalyesinde doğrularak. Ne var o benden uzunsa? Eğer o önemsemiyorsa, ben de önemsemem. O bu okuldaki en iyi, en zeki, en güzel kız… ve o beni istiyor.
Bu Ben’i sevmiştim. Parlak ve iyi niyetli gözüküyordu. Belki de Angela gibi bir kıza layıktı.
Bayan Goff sınıfı selamlarken, sıranın altından Emmett’e doğru başparmağımı kaldırdım.
Tamam, itiraf etmeliyim – bu biraz eğlenceliydi. diye düşündü.
Bir aşk hikayesini mutlu sona bağlamaktan memnun olarak kendi kendime gülümsedim. Ben’in takip edeceğinden ve bu imzasız hediyemin Angela’ya ulaşacağından emindim.
Bu insanlar altı inç uzunluğun mutluluklarını etkilemesine izin vererek ne kadar da aptalca davranıyorlardı…
Başarım beni iyi bir ruh haline soktu. Yerime yerleşir ve eğlenmeye hazırlanırken tekrar gülümsedim. Sonuçta, Bella’nın öğle yemeğinde söylediği gibi, onu Beden dersinde hiç görmemiştim.
Mike’ın düşünceleri spor salonunun etrafındaki çağıltıda bulunması en kolay olanıydı. Son birkaç haftada zihni tanıdıklaşmıştı. İç çekerek kendimi onu dinlemeye verdim. En azından dikkatini Bella’ya vereceğinden emin olabilirdim.
Tam ona badminton eşi olmayı önerirken yetiştim; bunu söylerken diğer ortaklıkları kafasından geçti. Gülümsemem soldu, dişlerim birbirine kenetlendi ve kendime Mike Newton’ı öldürmenin hoşgörülebilir bir seçenek olmadığını hatırlatmam gerekti.
“Teşekkürler Mike – bunu yapmak zorunda değilsin, biliyorsun.”
“Endişelenme, yolundan uzak tutarım.”
Birbirlerine sırıttılar ve sayısız kazalar – her zaman bir şekilde Bella’ya bağlı – Mike’ın kafasında belirdi.
Bella raketini sanki bir çeşit silahmış gibi temkinle tutar ve kortun gerisinde duraklarken Mike başta tek başına oynadı. Sonra Koç Clapp oraya geldi ve Mike’a Bella’nın oynamasına izin vermesini söyledi.
Eyvah, diye düşündü Mike, Bella iç çekip raketini garip bir açıyla tutarak ileri yürüdüğünde.
Jennifer Ford kuşu düşünceleri kendini beğenmiş hale gelirken direkt olarak Bella’ya gönderdi. Mike Bella’nın raketini hedefinin çok uzağında sallayarak sendelediğini gördü ve atışı kazanmak için atıldı.
Bella’nın raketinin yörüngesini korkuyla izledim. Elbette, gergin fileye çarptı ve tekrar ona doğru gelip alnına indi, ardından çınlayan bir küt sesiyle Mike’ın koluna çarptı.
Of. Of. Ah. Bu iz bırakacak.
Bella alnını ovuyordu. İncindiğini bile bile oturduğum yerde kalmak zordu; ama ne yapabilirdim, eğer orada olsaydım? Ve ciddi gibi görünmüyordu… İzleyerek durakladım. Eğer tekrar denemeye çalışma gibi bir niyeti varsa, onu dersten çıkarmak için bir bahane bulmam gerekecekti.
Koç güldü. “Kusura bakma Newton.” Bu kız gördüğüm en uğursuz kişi. Diğerlerinin başına sarmamalı…
Bella eski izleyici rolüne geri dönebilsin diye kasten arkasını döndü ve başka bir oyun izlemeye gitti.
Of, diye düşündü Mike tekrar kolunu ovarak. Bella’ya döndü. “İyi misin?”
“Evet, sen?” dedi mehcup bir şekilde kızararak.
“Sanırım sorun yok.” Mızmız gibi görünmek istemiyorum; ama acıyor!
Mike kolunu döndürdü ve irkildi.
“Ben burada bekleyeceğim.” dedi Bella yüzünde acıdan çok utanç ve üzüntüyle. Belki en kötüsü Mike’a olmuştu. Kesinlike durumun bu olmasını umuyordum. En azından Bella artık oynamıyordu. Raketini arkasında çok dikkatle tutuyordu, gözleri vicdan azabıyla büyümüştü… Kahkahamı öksürükle gizlemek zorunda kaldım.
Bu kadar komik olan ne? Emmett öğrenmek istedi.
“Sonra anlatırım.” diye mırıldandım.
Bella tekrar oyuna girmedi. Koç onu görmezden geldi ve Mike’ın tek başına oynamasına izin verdi.
Sınavı dersin sonunda çabucak bitirdim ve Bayan Goff erken çıkmama izin verdi. Kampuste yürürken Mike’ı dikkatle dinliyordum. Bella’yla benimle ilgili konuşmaya karar vermişti.
Jessica çıktıklarına yemin ediyor. Niye? Niye Bella’yı seçmek zorundaydı?
Mike buradaki asıl olağanüstülüğü anlamamıştı – onun beni seçtiğini.
“Ee.”
“Ne ee’si?”
“Sen ve Cullen, ha?” Sen ve ucube. Sanırım, eğer zengin biri senin için bu kadar önemliyse…
Aşağılayıcı sanısına dişlerimi gıcırdattım.
“Seni ilgilendirmez Mike.”
Savunmacı. O zaman doğru. Kahretsin. “Bundan hoşlanmıyorum.”
“Hoşlanmak zorunda değilsin.” diye çıkıştı.
Niye onun nasıl bir sirk şovu olduğunu göremiyor? Diğerleri gibi. Ona bakışı. İzlerken beni ürpertiyor. “Sana sanki… sanki yiyecek bir şeymişsin gibi bakıyor.”

Korkuyla sinerek cevabını bekledim.
Yüzü parlak kırmızıya dönüştü ve dudaklarını nefesini tutuyormuş gibi birbirine bastırdı. Sonra aniden, dudaklarının arasından bir gülüş çıktı.
Şimdi de bana gülüyor. Harika.
Mike döndü, düşünceleri aksi şekilde üzerini değişmek için soyunma odasına girdi.
Spor salonunun duvarına yaslandım ve kendimi toparlamaya çalıştım.
Nasıl olurdu da Mike’ın suçlamasına gülebilirdi – tam isabetti, öyle ki, Forks’un her şeyin farkına varmaya başladığını düşünmüştüm… Niye onu öldürebileceğim fikrine gülmüştü, bunun tamamen doğru olduğunu bile bile? Burada mizah neredeydi?
Onun sorunu neydi?
Hastalıklı bir mizah anlayışı mı vardı? Bu karakteriyle uyuşmuyordu; ama nasıl emin olabilirdim? Ya da belki uçarı melekle ilgili hayalim bir açıdan doğruydu, hiç korku hissi olmaması konusunda. Cesur – kelime buydu. Başkaları aptal diyebilirdi; ama ben onun ne kadar zeki olduğunu biliyordum. Ancak sebebi her ne olursa olsun, bu korkusuzluk ya da çarpık mizah anlayışı onun için iyi değildi. Onu daima tehlikeye atan bu garip yoksunluk muydu? Belki de bana burada her zaman ihtiyacı olurdu…
Ruh halim düzelmeye başlamıştı.
Eğer kendimi disipline sokabilir, güvenli hale getirebilirsem, o zaman belki de onunla kalmam doğru olurdu.
Spor salonunun kapılarından yürüdüğünde, omuzları katıydı ve alt dudağı yine dişlerinin arasındaydı – bir sıkıntı işareti. Ancak gözleri benimkilerle buluştuğu anda, katı omuzları rahatladı ve geniş bir gülümseme yüzüne yayıldı. Bu garip şekilde huzurlu bir ifadeydi. Tereddüt etmeden yanıma geldi, vücudunun sıcaklığı bana bir medcezir dalgası gibi çarpana kadar durmadı.
“Selam.” diye fısıldadı.
O anda hissettiğim mutluluk, yine, eşsizdi.
“Merhaba.” dedim ve sonra – çünkü ruh halim aniden öyle düzelmişti ki onunla alay etmemeye direnemedim – ekledim, “Beden dersi nasıldı?”
Gülümsemesi bocaladı. “İyi.”
Kötü bir yalancıydı.
“Gerçekten mi?” diye sordum, üzerine gitmek üzereydim – başıyla ilgili hala endişeliydim; acı çekiyor muydu? – ama Mike Newton’ın düşünceleri o kadar yüksek sesliydi ki konsantrasyonumu bozdu.
Ondan nefret ediyorum. Keşke ölse. Umarım o gösterişli arabasını bir uçurumdan aşağı sürer. Niye onu yalnız bırakamıyor? Kendi türüyle ilgilensin – ucubelerle.
“Ne?” diye sordu Bella.
Gözlerim tekrar yüzüne odaklandı. Mike’ın geri giden sırtına ve sonra tekrar bana baktı.
“Newton sinirlerimi bozuyor.” diyerek itiraf ettim.
Ağzı açıldı ve gülümsemesi yok oldu. Belalı son saatini izleme gücümün olduğunu unutmuş ya da kullanmadığımı ummuş olmalıydı. “Tekrar dinlemiyordun?”
“Başın nasıl?”
“İnanılmazsın!” dedi dişlerinin arasından ve sonra arkasını dönüp sinirle park yerine doğru ilerledi. Teni koyu kırmızı renge büründü – utanmıştı.
Sinirinin çabuk geçeceğini umarak adımlarımı ona uydurdum. Genellikle beni çabuk affederdi.
“Seni Beden’de daha önce hiç görmediğimden bahseden sendin.” diye açıkladım. “Meraklandım.”
Cevap vermedi; kaşları birleşti.
Arabama giden yolun erkek öğrencilerden oluşan bir kalabalık tarafından kesildiğini görünce aniden durdu.
Acaba bu şeyle ne kadar hızlandılar…
Şu SMG vites pedallarına bak. Bunları dergiler dışında hiç görmemiştim…
Güzel ızgaralar…
Keşke öylece duran altmış bin dolarım olsa…
İşte bu Rosalie’nin arabasını sadece kasaba dışında kullanmasının daha iyi olmasının nedeniydi.
Kalabalık ve hevesli oğlanların arasından arabama doğru yol açtım; bir saniye tereddüt ettikten sonra Bella beni takip etti.
“Gösterişli.” diye mırıldandım içeri girerken.
“Ne tür bir araba bu?”
“Bir M3”
Suratını astı. “Arabala dilinden anlamıyorum.”
“Bir BMW” Gözlerimi devirdim ve sonra birilerini ezmeden çıkmaya odaklandım. Yolumdan çıkmak istemeyen birkaç çocukla göz göze gelmek zorunda kaldım. Bakşımla yarım saniyelik buluşma onları ikna etmeye yetmiş gibi göründü.
“Hala sinirli misin?” diye sordum ona. Hoşnutsuzluk bildiren bakışı rahatlamıştı.
“Kesinlikle,” dedi sertçe.
İç çektim. Belki konuyu hiç açmamalıydım. Ah peki. Sanırım özür dilemeyi deneyebilirdim. “Eğer özür dilersem beni affeder misin?”
Bir süre düşündü. “Belki… eğer gerçekten kastedersen,” diye karar verdi. “Ve bir daha yapmamaya söz verirsen.”
Ona yalan söylemeyecektim ve bunu kabul etmemin imkanı yoktu. Belki ona başka bir değiş tokuş önerirsem.
“Peki ya kastedersem ve bu cumartesi senin sürmene izin verirsem?” Bu düşünceye içimden irkildim.
Kaşlarının arasındaki kıvrım yeni pazarlığı kafasında tartarken tekrar geri geldi. “Anlaştık.” dedi bir süre düşündükten sonra.
Özrüme gelince… Daha önce Bella’yı özellikle büyülemeyi hiç denememiştim; ama şimdi iyi bir zaman gibi görünüyordu. Doğru yapıp yapmadığımı merak ederek gözlerine derin derin baktım. En inandırıcı tonumu kullandım.
“O zaman, seni üzdüğüm için çok üzgünüm.”
Kalp atışının sesi yükseldi ve ritmi aniden kesik kesik hale geldi. Gözleri büyüdü, biraz sersemlemiş göründü.
Yarım gülümsedim. Doğru yapmışım gibi gözüküyordu. Tabii ki, ben de onun gözlerinden uzağa bakmakta zorluk yaşıyordum. Eşit büyülenme. Yolu ezbere bilmem iyi bir şeydi.
“Ve cumartesi sabahı erkenden kapında olacağım.” diye ekledim.
Gözlerini hızla kırpıştırdı, kafasını sanki boşaltmak istermiş gibi salladı. “Iı,” dedi, “eğer yolda açıklanamaz bir Volvo belirirse Charlie konusunda yardımcı olmaz.”
Ah, beni hala ne kadar az tanıyordu. “Arabayla gelmeye niyetim yok.”
“Nasıl–” diye sormaya başladı.
Onu böldüm. Cevaplamak kanıt olmadan zor olacaktı ve şimdi zamanı değildi. “Merak etme. Orada olacağım, arabasız.”
Başını yana eğdi, bir saniyeliğine cevap için bastıracak gibi gözüktü; ama sonra fikrini değiştirmiş göründü.
“’Sonra’ oldu mu?” diye sordu bugün kafetaryadaki bitmemiş diyalogumuzu hatırlatarak; zor bir soruyu sadece daha da zoru için bırakmıştı.
“Sanırım oldu.” diye kabul ettim isteksizce.
Evinin önüne park ettim, nasıl açıklayacağımı düşünürken gerildim… canavar yanımı çok belli etmeden, onu tekrar korkutmadan. Yoksa bu yanlış mıydı? Karanlığımı az göstermek?
Öğle yemeğinde takındığı kibarca ilgili maskeyle bekledi. Eğer daha az gergin olsaydım, mantıksız sakinliği beni güldürürdü.
“Hala niye beni avlanırken göremeceğini mi merak ediyorsun?” diye sordum.
“Eh, çoğunlukla tepkini merak ediyordum.” dedi.
“Seni korkuttum mu?” diye sordum yalanlayacağından emin olarak.
“Hayır.”
Gülmemeye çalıştım ve başaramadım. “Seni korkuttuğum için özür dilerim.” Sonra gülümsemem silindi. “Sadece senin orada olman fikri… biz avlanırken.”
“Kötü mü olur?”
İç görüntü çok fazlaydı – Bella, boş karanlıkta çok savunmasız; ben, kontrolden çıkmış halde… Kafamdan atmaya çalıştım. “Fazlasıyla.”
“Çünkü…?”
Derin bir nefes alıp bir anlığına yakıcı susuzluğa odaklandım. Onu hissettim, idare ettim, üzerindeki hakimiyetimi kanıtladım. Beni bir daha asla kontrol edemeyecekti – bunun doğru olmasını istedim. Onun için güvenli olacaktım. Onun kokusuyla karşılaştığımda kararlılığımın bir fark yaratacağına inanmayı dileyerek görmeksizin gelen bulutlara baktım.
“Avlanırken… kendimizi duyularımıza veririz.” dedim ona her sözcük üzerine düşünerek. “Mantığımızı daha az kullanırız. Özellikle koku duyumuza. Eğer sen, kontrolümü kaybettiğimde yakınlarda olursan…”
O zaman şüphesiz olacakların – olabileceklerin değil, olacakların – düşüncesinin ıstırabıyla kafamı salladım.
Kalp atışındaki zıplamayı dinledim ve sonra huzursuzca gözlerini okumak için döndüm.
Bella’nın yüzü sakin, gözleri ciddiydi. Dudakları endişe olduğunu tahmin ettiğim bir duyguyla büzülmüştü; ama neyin endişesi? Kendi güvenliği? Yoksa benim ıstırabım? Belirsiz ifadesini kesin bir şekilde anlayabilmek için ona bakmaya devam ettim.
O da bana baktı. Bir süre sonra gözleri büyüdü ve ışık değişmediği halde gözbebekleri genişledi.
Nefes alıp verişim hızlandı, sessiz araba aniden vızıldıyor gibiydi, tıpkı bu öğleden sonra karanlık Biyoloji sınıfında olduğu gibi. Nabız gibi atan akım yine aramızda yarıştı ve kısa bir süre için, ona dokunma arzum susuzluğumun isteklerinden bile daha güçlüydü.
Çarpan elektrik tekrar bir nabzım varmış gibi hissetmemi sağladı. Vücudumun onunla şakıyordu. Sanki insanmışım gibi. Dünyadaki her şeyden çok, dudaklarının sıcaklığını benimkilerde hissetmek istedim. Bir saniyeliğine o gücü, o kontrolü bulabilmek için çaresizce çabaladım, ağzımı onun tenine o kadar yaklaştırabilmek için…
Düzensizce bir nefes aldı ve ancak o zaman daha hızlı soluk almaya başladığımı ve onun nefes almayı tamamen kestiğini fark ettim.
Aramızdaki bağı koparmaya çalışarak gözlerimi kapattım.
Daha fazla hata yok.
Bella’nın varlığı binlerce narin dengeleli kimyasal işleme bağlıydı, hepsi çok kolay bozulabilirdi. Akciğerlerinin ritmik çalışması, oksijen akışı onun için hayat ya da ölümdü. Narin kalbinin titrek temposu durdurulabilirdi, pek çok aptal kaza ya da hastalık ya da… benim tarafımdan.
Ailemin hiçbir ferdinin bir geri dönüş şansı önerildiğinde tereddüt edeceğine inanmıyordum – eğer ölümsüzlüğü tekrar ölümlülüğe değişebilirse. Hepimiz bunun için ateşin içinde dururduk. Gerekirse günlerce ya da yüzyıllarca yanardık.
Türümüzün çoğu ölümsüzlüğü her şeyin ötesinde bir hediye olarak görürdü. Bunun için yalvaran insanlar bile vardı, onlara hediyelerin en karanlığını verebilecek kişileri bulmak için karanlık yerleri arayanlar…
Biz değil. Benim ailem değil. Biz insan olabilmek için her şeyi verirdik.
Ama hiçbirimiz bir geri dönüş yolu için şu anda benim olduğum kadar çaresiz olmamıştı.
Ön camdaki mikroskobik oyuklara baktım, sanki camın içinde saklı bir çözüm varmış gibi. Elektrik gitmemişti ve ellerimi direksiyonda tutmak için odaklanmam gerekiyordu
Elim ona dokunduğum yerden tekrar acısız olarak iğnelenmeye başladı.
“Bella, bence artık içeri girmelisin.”
Yorum yapmadan uydu, arabandan çıktı ve arkasından kapıyı kapattı. Felaket potansiyelini benim hissettiğim netlikle hissetmiş miydi?
Gitmek onu incitmiş miydi, gitmesine izin vermenin beni incittiği kadar? Tek avuntum onu kısa zaman içinde tekrar görecek olmamdı. Onun beni göreceğinden daha kısa süre içinde. Gülümsedim ve onunla bir kere daha konuşmak için pencereyi indirdim – vücudunun sıcaklığı arabanın dışındayken daha güvenliydi.
Ne istediğimi görmek için döndü, meraklıydı.
Hala meraklıydı, bugün çok fazla soru sormuş olmasına rağmen. Kendi merakım hiçbir şekilde tatmin olmamıştı; sorularını cevaplamak sadece benim sırlarımı ele vermişti – tahminlerim dışında ondan çok az şey almıştım. Bu adil değildi.
“Ah, Bella?”
“Evet?”
“Yarın sıra bende.”
Alnı kırıştı. “Ne sırası?”
“Soruları sorma sırası.” Yarın, görgü tanıklarıyla dolu, daha güvenli bir yerdeyken kendi cevaplarımı alacaktım. Arabanın dışında bile elektriğin yansıması havada vınladı. Ben de dışarı çıkmak istedim, yanında durabilmek için bir bahane olarak onu kapıya kadar geçirmek…
Daha fazla hata yapmak yok. Gaza bastım ve arkamda kaybolduğunda iç çektim. Her zaman ya Bella’ya doğru ya da Bella’dan uzağa kaçıyor gibi görünüyordum, hiçbir zaman olduğum yerde kalmıyordum. Eğer biraz huzur bulacaksak kendimi yerde tutmanın bir yolunu bulmak zorundaydım.

Dokunma evlat baba yorgun...
03-07-2010 20:00
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
melike392 Çevrimdışı
Kayıtlı
**

Katılım: Jan 2011
Mesajlar: 1
Cinsiyet: Kadın
Nerden: istanbul
Rep Puanı: 0

Paylaşım Puanı: +6
Mesaj: #13
RE: Midnight Sun - Geceyarısı Güneşi [ Türkçe Çeviri 12 Bölüm ]
12 bölüm değil miydi???
01-13-2011 16:02
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
Mesaj önizleme 


Foruma Git:


İletişim | DostPaylasim.Com | En Üste Dön | İçeriğe Dön | Arşiv | RSS Beslemesi
Damar Radyo |Alem FM Dinle |Slow Türk Dinle |Radyo Fenomen Dinle |Meltem Radyo Dinle |Radyo Mydonose Dinle | Power Türk Dinle | Park Fm Dinle | Paylaşım

Dost Siteler : chat - sohbet - chat - sohbet - chat Sitemiz Bir Paylasim Forum sitesidir. Bu nedenle yazı, resim ve diğer materyaller sitemize kayıtlı üyelerimiz tarafından kontrol edilmeksizin eklenebilmektedir. Bu nedenden ötürü doğabilecek yasal sorumluluklar yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda yazı ve materyalleri 48 Saat içerisinde sitemizden kaldırmaktadır.
Şikayetlerinizi İletişim adresimizden bize ulaştırabilirsiniz..